Zaman Yolculuğunu Araştırma Merkezi © 2005 Cetin BAL - GSM:+90  05366063183 -Turkey/Denizli 

ZAMAN YOLCUĞU MÜMKÜN MÜ?

Geleceğe yolculuk:


[‘Geleceğe dönüş (Back to the Future)’ gibi çeşitli bilim kurgu filmlerine konu olan zamanda yolculuğun bir fantezi olmadığı, hatta bir Rus kozmonotun böyle bir yolculuğu çoktan yaptığı ileri sürüldü.
Konuyu gündeme getirense, yazar H.G. Wells’in 1895’te yazdığı ‘Zaman Makinesi’ romanında anlatılanların hiç de gerçek dışı olmadığını savunan ABD’nin saygın üniversitelerinden Princeton ve Maryland’de görevli fizik profesörleri. Geçtiğimiz günlerde "Einstein’in Evreninde Zamanda Yolculuk" adlı bir kitap yazarak fizik çevrelerinde yeni bir tartışma başlatan astrofizik profesörü Richard Gott, zamanda  yolculuğun tek taraflı olarak, yani sadece geleceğe yapılabileceğini savundu. Gott, geçmişe yolculuğun ise çok zor, hatta imkansız olduğunu bildirdi

Saniyenin 50’de biri ama olsun..
Einstein’ın İzafiyet Teorisi’ne göre, ışık hızında hareket edildiğinde zaman duruyor. Işık hızına yaklaşıldığında ise dünyaya göre çok yavaş ilerliyor. Bu durumun yörüngedeki bir Rus uzay istasyonunda 748 gün kalan kozmonot Sergei Avdeyev’in yolculuğu sonucunda kanıtlandığını belirten Prof. Gott’un hesaplarına göre, Rus uzay adamı,yerdeki insanlara göre saniyenin 50’de biri ölçüsünde genç kaldı. Yani Avdeyev, dünyaya döndüğünde kendi saati saniyenin 50’de biri kadar geri kaldığı için, ileri bir zamana gelmiş oldu.
Bunun çok küçük bir zaman dilimi olduğunu kabul eden Amerikalı bilim adamı, "Ancak binlerce yıllık bir yolculuk da küçük adımlarla başlar" diye konuştu. ]
           

kurtdelikleri.jpg (38081 bytes)

Çok yoğun bir manyetik enerji etkisiyle,bizi çevreleyen uzay/zamanı bükerek kendimizi, bir gravitik tünel boyunca uzay-zamanın diğer noktalarına doğru yerçekimsel bir potansiyel altında yürütmüş oluruz. Gerçekte evrenimiz üç mekan koordinatından kuruludur ve ''tünel'' bunun dördüncüsüdür. Evrenimizin üç boyutlu mekansal düzlemi ise holografik olarak elektrik ve manyetik alan vektörlerince taranarak yapılanmış ve çizilmiştir.Bir gravitasyon alan vektörü ise uzay-zaman çizgilerini temsil eden elektromanyetik alan çizgilerinin(akılarının) bir dördüncü boyut dikmesi yönünde bükülmesini ve bir wormhole oluşumunu temsil eder.                       

                    

'Tünel'', Manyetik Rezonans Genligi doğrultusunda yer alan ve çevre uzayımızı 90 derecelik bir dik açıyla dördüncü boyut düzlemi dogrultusunda kesip uzanan bir iç-uzay düzlemidir.Aşırı manyetik alanlar, üçboyutlu uzayı bir dört boyutlu derinlik kazanımı yönünde polarizler, küre yüzeyi dedigimiz bir yay çemberini andıran çevresel uzayımızdan ''tünel'' dediğimiz öteki iç uzaya yani çap doğrultusundaki üçüncü düzleme (Gravitik düzlem/wormhole) doğru bir kapı açar.

                    

Maddenin temeli manyetik rezonans denen titreşimler melodisidir.Bu ise kuantum tabanındaki enerji alanlarının yankılanımı/titreşimi olarak görülebilir.Madde zaten kuantum kökenlidir. Maddenin temeli kuantum enerji paketleridir. Tüm uzay-zaman kuantik bir enerji denizi dir. Evrende ne varsa, bu enerji noktacıkları olan kuant noktacıklarından yapılmıştır.Atomaltı çekirdek ve onun altındaki her şey, yıldızlar, toz ve gaz bulutları, uzay ne varsa bu kuantlardır. Peki bu kuantların ardında ne var? sorusu bizi, başka bir boyuta çıkaracaktır: Tünellere!                    

Artık bazı bilim adamları atomun temel yapısının, madde parçacıklarından değil, elektromanyetik alanlardan oluştuğu görüşündeler.Sonuçta uzay,zaman,enerji,parçacık ve dalga kavramları bile tek bir salt enerji alanları altında birleşmektedir.Bu çerçevede zaman yolculuğunun, uzayda büyük mesafeleri bir anda aşmanın,görünmezliğin, boyut değiştirmenin hatta antigravitasyon ve ışınlanmanın da temelinde zaman, uzay,boyut, enerji ve gravitasyonel alanların tek bir alan yapısı altında birleştirilmesi gerçegi yatar. Böylece, birleştirilmiş alanlar vasıtasıyla sadece ''hız'' ve ''enerji'' yöneltimi ve kontrolüyle 'zaman ve uzay 'da bir şekilde kontrol altına alınabilir.Örneğin maksatlı olarak, olağan dışı manyetik koşullar yaratılması hem fiziksel, hem de yaşamsal olarak maddenin zaman fazını değiştirebilir. Bu durumda da, Birleşik Alanlar Teorisinin öngörüsüne dayanarak, birbirinden bağımsız bir varlık olmayan fakat içerisinde yer aldığımız belirli bir madde/zaman/enerji boyutunun bir parçası olan zaman faktörünü de çarpıklaştırmak olası hale gelir.                                                 

Aşırı manyetik güçler evrenin dokusu olan uzay-zaman çizgilerini öylesine büker' ki biz artık o yüzeyden bir uçuruma yani küresel dış bükeyli evrenimizin çapı doğrultusundaki iç uzaya /tünele geçmiş oluruz.Tünel, manyetik amplitüt (genlik) dogrultusuna girer. Manyetik dalga vuruşlarının şiddeti skaler bir büyüklüktür. Bu türdeki manyetik dalgalar uzay/zamanın düz çizgilerini eğip-büktüğünden dolayı skaler dalga (scalar wave) bir gravitasyonel dalgadır. Buna skaler dalga ya da duran ve çarpan dalgalar (standing wave)'da denir.

                

Uzay'da ve zaman'da anlık bir yerdeğiştirim zaman-uzayın yürütülmesi ilkesine dayanır. Zaman-uzayda yerdeğiştirmeye dair en çarpıcı spekülasyon philadelphia deneyi olarak bilinen olaydır: söylenenlere göre, ''23 Temmuz 1943 sabahı Eldridge gemisindeki jenaratör çalışmaya başladı. Geminin etrafinda yeşilimsi bir sis olustu. Sonra sis kayboldu ve gemi de görünmez oldu. 15 dakika sonra jeneratörler durdurulunca yesilimsi sis ve ardından da Eldridge gemisi görüldü". Ve bu olaydan 3 ay sonra: "28 Ekim 1943'de Eldridge gemisinde tekrar jeneratörler çalıştırıldı. Geminin suyla temas eden yeri dışında kalan kısım görülmez oldu. Sonra mavi bir şimşegin çakmasıyla gemi tamamen kayboldu. Virginia açıklarında Norfolk'ta açıga çıktı. Birkaç dakika sonra tekrar kaybolarak Philadelphia'ya geri döndü." Bu deneyin asıl maksadı gemiyi bir şekilde görünmez yapmaktı. Gemi radarla tespit edilse bile, yanlış yerde algılaması isteniyordu. Amerikan donanması bilim adamlarından Dr.Morris K. Jessup 1943 yılında savaştaki Amerikaya Einstein'ın genel görecelik kuramı çerçevesinde ''yoğunlaştırılmış yapay manyetik alanların'' sayesinde uzay/zaman alanının bükülerek geminin içerisinde yer aldığı uzay/zaman levhası çarpıklaştırılmak isteniyordu. Amaç uzay boyunca yayılan  düşman radar dalgalarından  savaş gemisini gizlenmekti.

Bu deneyde Einstein'ın Birleşik Alan Kuramı'da test edilmiş olacaktı.Einstein uzay/zaman alanını salt geometrik bir çerçeve olarak niteliyordu.Ve enerji alanları bu salt alanın geometrik dokusunu temsil ediyordu.Bu uzay/zaman levhasını ''yoğunlaştırılıp odaklanmış manyetik alan etkisiyle''  bir lastik gibi dördüncü boyut doğrultusunda kasıp gererek yerçekimsel bir gerilim alanı elde etmiş oluruz.Bu alan içindeki gemi, küresel alan gücünü asimetrik hale getirdiğinde,   Gemi o yönde yerçekimsel bir asılım boyunca ışık hızında bir sapan etkisi gibi fırlatılmışcasına yerçekimsel bir dalga üstünde kayarak kendini hareket ettirir. Söz konusu deneyde gemiye dev bobin sistemleri yerleştirilmişti bobine verilen yüksek güçteki elektrik akımı bobinde bir Elektrik- Manyetik ve Gravitik alan denen bibirilerine 90 derecelik dik bir açıda polarizlenmiş alanlar yaratacaktı.Gemi bu dipole alanda  uzay/zaman'ın üçboyutlu doğrusal  çizğilerini dört boyutlu eğik sarmallara dönüştürerek ''İç uzay tüneli denen bir solucan deliği(wormhole)'' etkisi  yaratarak uzay/zamanın diğer geometrik çizğileri ile kendi alansal çizğilerimizi bitiştirebileceğimiz bir zaman/uzay kayması meydana getirmiş olurBu dördüncü boyuta açılan bir tünel kapısıdır.Böylece  yer ve zaman koordinatlarının dışına çıkmış olan gemi görünmez olmakla birlikte tünelin bir ucundan girip diğer taraftan dışarı çıkmış olur(kendi uzay/zaman sürekliliğine tekrar dönmüş olur).Bu bir teleportasyon feneomenidir.Çoğu araştırmacı yazar ve bilim akademisyenleri teleportasyonun, maddenin kendisini oluşturan atom ve moleküllere ayrıştırılarak yada enerjiye çevrilerek bir diğer koordinat noktasına taşınması olarak algılarlar.Aslında bu yanlış bir kanıdır.Uzay ve zaman alanındaki iç uzay doğrultusu boyunca olan kaymalar sonucunda madde fiziksel bütünlüğünü daima korur.Boyut değiştirme esnasında madde orijinal fizik bütünlüğünü korur.Sadece yoğun manyetik alan altında maddenin moleküllleri polarizlenerek saydamlaşır.Fakat madde fiziksel olarak yine kendi uzay/zaman alanı içersinde bulunur.Boyut değiştirme durumunda madde alt atomik parçacıklarına ayrıştırılmaz! Madde yoğunlaşmış bir enerjidir.Ve boyut değişimi bu enerjinin titreşim hızının manyetik rezonans prensibince yeniden ayarlanması ile ilgili bir değişimdir.

       wpe45.jpg (2707 bytes)        wpe46.jpg (2947 bytes)          wpe47.jpg (2490 bytes)

                                                                animap.gif (10995 bytes)

Zamanda yolculuk yapan gemi: Philadelphia Deneyi ‘Gemi ve mürettebat sadece radarda görünmez olmakla kalmadı, gözlede görünmez oldu. Herşey planlandıgı gibi gitmişti. 15 dakika sonra adamlara jeneratörlerin kapatılması söylendi. Yeşile kaçan sis yavaş yavaş dagılmaya basladı. Çözülen sisle birlikte gemi, maddesel olarak çözülmeye başladı. Fakat birşeylerin yanlış gittiği ortadaydı. Gemiden dışarı çıkan mürettebatın dengesiz ve sınırlı oldukları görüldü. Donanma mürettebatın görev yerlerini değiştirdi. Kısa zaman sonra yerlerine baskalarını atandı. 28 Ekim 1943’te saat 17.15 Eldridge üzerinde son testler gerçekleştirildi. Elektromanyetik alan jeneratörleri tekrar çalıstırıldı ve Eldridge neredeyse görünmez oldu. Sadece dış hatları suda görünebiliyordu. İlk birkaç saniye her şey yolunda görünüyordu. Daha sonra gözleri kör eden mavi bir ışık haznesi içerisinde gemi tamamen ortadan kayboldu. Birkaç saniye içinde gemi millerce ötede Virginia Norfolk’da tekrar ortaya çıktı. Bir kaç saniye göründükten sonra tıpkı geldigi gibi esrarengiz bir biçimde gözden kayboldu ve Philadelphia deniz üssünde tekrar ortaya çıktı. Bu kez tayfaların çogu şiddetli şekilde hastaydı. Bazı tayfalar geri gelmemek üzere kaybolmustu. Bazıları çıldırmıştı. Hepsinden daha tuhaf olanı, beş kişi, geminin metal aksamı içerisinde erimişlerdi. Söylentilere göre deney başarılı geçmişti. Gemi belli bir zaman sürecinde fiziksel olarak tamamen kaybolmuş ve sonradan geri dönmüstü. Deneyde sadece geminin görünmez olması hedeflenirken, gemi moleküllerine ayrılmış ve bir başka yere nakledilmişti. Yine iddialara göre gemi birkaç saniyeligine değil dört saatligine gözden kaybolmuştu. Başka bir teoriye göreyse gemi, zaman içinde yolculuk etmişti! Nitekim deneyin ardından gemiyi Norfolk Virginia'da görünler çıktı...’ İnanılmaz gibi gelen bu satırlar, 40’lı yıllardan bu yana bir çok kişinin kafasını kurcalayan, hakkında onlarca kitap yazılan, film çevrilen ama, Amerikan Deniz Kuvvetleri’nin ısrarla yalanladıgı Gökkuşağı Projesi’ ni, ya da resmi ismiyle ‘The Philadelphia Experiment-Rainbrow Project’ i özetliyor... Peki neydi bu deneyin amacı? Bu deneyin bilinen asıl amacı Einstein'in "Birleşik Alanlar Kuramı" na dayanarak oluşturulacak, elektiriksel alanlarda eşyanın uzay içerisinde yer değiştirmesiydi. Deney açık denizde 1943 yılında yapıldı. Deney gemisi gözlemcilerin önünde kayboldu, sonra tekrar ortaya çıktı ve gözükme ve kaybolma devreleri bu duruma son vermenin usülü bilinmediğinden devam etti ve gemi deniz üzerinde gerçekten inanılması güç mesafelere taşındı. Neticede insanı sersemleten bu fantazya durduruldu, ama gemide bulunan mürettebat üstünde deneyin, zihinsel ve fiziksel olarak olumsuz etkileri gözlemlenmiştir. Philadelphia deneyi olayı Einstein'in Birleşik Alanlar Teorisini kısmen teyit etmektedir:

Eğer büyük bir enerji kaynağı olan elekriksel alanları yaratmak için özel bazı bobin sistemleri kullanılırsa uzayda eşyanın nakli mümkün olabilir (teleportasyon). Bobinlerce üretilen özel manyetik alan etkisinde maddenin nakledilmesi hakkında Einstein her ne kadar yardıma çağırılıyorsa da hiç bir bilimsel teori, kanun, gözlem ve fizik veriler deneye en ufak bir itibar göstermeye izin vermemiştir. Fakat yinede uzay-zaman sürekliliğinin yoğun manyetik güçlerle çatışması halinde sekteye uğraması pekte mantık dışı bir varsayım değildir.Philadelphia deneyi gibi inanılmaz bir proje gerçekten uygulandı mı? Bunu kimse bilmiyor. Ama günümüze değin bu konuda bir düzine kitap yazılmıştır.Anahtar soru şu; hükümetin Einstein'ın Birleşik Alan Kuramının uygulamasında Eldridge' in kullanılmasına ilişkin bir projesi olmuşmuydu ? Princeton üniversitesinden bir bilimci projenin ilk aşamalarında çalıştığını, projeyle ilgili karmaşık matematiksel denklemlerin yazıldığı sayfaları gördüğünü ve bunların Albert Einstein'ın kendi el yazısı olduğunu tanıdığını iddia ediyor.Bazılarıysa üst düzey subayların Eldridge'nin yapımı tamamlanır tamamlanmaz onun üstünde bir deney yapmak için donanmayı ikna ettiklerini söylüyorlar.

Sonuçta spekülatif bir kurguda olsa bu olay bizi daha genel bir anlayışa götüren bir çeşit yol levhası görevini görebilir.

Çetin Bal: Uzay-zaman sürekliliği birbirine devreden elektromanyetik nabız atışlarına karşılık gelir. Bir güç alanı dalgasını yine bir karşı güç alanı dalgası etkileyebilir.Bu çerçevede uzay-zaman sürekliliği yoğun güç alanları altında sekteye uğratılarak saptırılabilir.Böyle bir sapma bizi uzay-zamanın diğer noktalarına ''sıfır zamanda'' iletebilir. İşte ''üstuzay yolculukları'' nın sırrıda burda!     

Gökkuşağı Projesi
Amerikan donanmasına ait, USS Eldridge adlı 1240 tonluk bu gemi, 1951'de Yunan donanmasına katılana kadarki hizmet yaşamında ilginç bir deneyim yaşadı.
1943 kışında, USS Eldridge, dünya savaşında başarı kazanmak için çeşitli yöntemler geliştirmeye çalışan donanma tarafından Gökkuşağı Projesi adı verilen teknik bir deneye maruz bıraklıldı.

Philadelphia Deneyi olarak ta bilinen bu deneyde gemi, elektromanyetik alan üreten bir düzenekle çevriliyor ve güçlü jeneratörlerden verilen akımla bu manyetik alan içinde etki altına alınıyor.
Resmi açıklamaya göre amaç, geminin olağan manyetik alanını yok ederek elektromanyetik tetikleme ile çalışan mayınlardan etkilenmesini önlemek.
Resmi olmayan iddialara göre asıl amaç, radarda görünmezlik hatta optik görünmezlik sağlayacak şekilde bir manyetik alan yaratmak ve geminin yansıttığı ışığı eğmek.

Fakat akım verildiğinde beklenmedik gelişmeler yaşanıyor ve gemi tamamen yok oluyor. Akım kesildiğinde gemi yeniden beliriyor. Deney esnasında geminin başka bölgelerde aniden belirip yok olduğuna dair ihbarlar ortaya çıkıyor. Deney sonucunda gemi personelinin çoğunun kaybolduğu, aklını yitirdiği ya da bedenlerinin kısmen geminin dokusu ile birleşmiş olduğu görülüyor. Bu bilgiler tahmin edileceği gibi resmi olarak yalanlanıyor. Gemi 1951'de yunan donanmasına devrediliyor. 1990'lara kadar orada hizmet veriyor.

PHİLADELPHİA DENEYİ:

GÖKKUŞAĞI PROJESİ ( PROJECT RAİNBOW )

                                               wpe48.jpg (7517 bytes)

1930'lu yıllarda Amerikan hükümeti bilim adamlarından gemilerin radarlarda görünmemesini sağlayacak bir yöntem geliştirmelerini ister. Başkanlıgını Nikola Tesla'nın yaptığı bir grup bilim adamı bu istegi gerçekleştirmek üzere ise koyulurlar… Yaklaşık 10 yıllık bir çalışmanın sonunda proje deneme aşamasına gelir. Deneyde Amerikan donanmasında görevli küçük bir destroyer olan Eldridge adlı gemi kullanılacaktıGemi, jeneratörler, vericiler, güç yükselticiler, modülasyon devreleri ve elektromanyetik alan oluşturmaya yarayacak araç gereci içeren tonlarca ekipmanla donanı22 Temmuz 1943'te saatler 09:00' ı gösterirken elektromanyetik alan jeneratörleri çalıştırılır. Eldridge'in etrafını önce yeşil bir duman kaplar. Gemiyi bu dumanın ardında görmek imkânsızlaşır. Alıcılar geminin kuvvetli bir elektormanyetik alanla çevrelendigini göstermektedir. Duman çekildiğinde ise deneyin istenenden daha başarılı olduğu anlaşılır. Çünkü Eldridge sadece radarlardan değil, mürettebatıyla beraber "gözden de" kaybolmuştur! İşte Philadelphia Deneyi'nin bir kaç kelime ile özeti bu .

                             wpe49.jpg (9860 bytes)

Amerikan hükümeti ve deniz kuvvetleri elbette ki böyle bir deneyin ya da projenin varlığını asla kabul etmiyor. Tüm bunların asılsız, hayal ürünü iddialar oldugunu savunuyor. Ancak diğer taraftan da görgü tanıklarının ifadeleri var. Zaten deney hakkında bilinenlerin çoğu da bu tanıkların ifadelerinden sağlanmış.Şimdi başa dönelim ve hikayemizin ayrıntılarına bakalım. 1933 yılında Roosevelt ABD'nin başkanı oldu ve hemen ardından eski dostu ve dünyanın sayılı bilim adamlarından Nikola Tesla'yı Washington'a davet ederek ondan devlet adına bazı projeleri yürütüp yürütemeyeceğini sordu. Yanıt olumluydu. Başkan ona Gökkuşağı Projesi şeklinde bilinen projeden söz etti. Tesla bu proje üzerinde çalışmaya başladı. 1936'ya gelindiginde Tesla önemli gelişmeler kaydetmiş hatta insansız bir gemiyi gözden kaybedip sonra da geri getirmeyi başarmıştı. Ancak yetkililerin deneyin insanlı olarak yapılmasında ısrar etmeleri ve Tesla'nın da insanlara zarar gelmeden bu deneyin yapılmasının olanaksız olduğu noktasında başlayan görüş ayrılıkları sonunda Tesla'nın son aşamada projeden ayrılmasıyla sonuçlandı. Bundan sonra projenin idaresini Dr. John von Neumann devraldı. Donanma, özellikle Almanlara karşı bir an önce ezici üstünlük sağlamak kaygısını taşıyordu. Bu üstünlügü sağlamanın ise görünmezlikten geçtiği düşünülüyordu. Arzu edilen gemilerin "radarlara" görünmemesini sağlamaktı. Fakat sonuç beklenenden çok farklı oldu. Biraz sabırlı olun, daha ikinci deneyi anlatmış değiliz…                  

Amerikan hükümeti için çalısan bilim adamları arasında dünyanın en büyük dahilerinden biri olarak gösterilen ve Nazi Almanyasından kaçıp ABD'ye sıgınan Albert Einstein da vardı.Philadelphia Deneyi'nde en büyük katkılardan birinin Einstein tarafindan sağlandığışünülmekte. Özellikle Einstein'in "Birleşik Alan Teorisi"nin deneyi başarıya ulaştıran faktör olduğu sanılıyor. Einstein bu teorisini 1925-27 tarihleri arasında Prusya'da yayımlanan bir bilim dergisine göndermiş ancak tamamlayamadığınışünerek geri çekmiş. Einstein'in ileriki yıllarda teorisini tamamladığı, ancak bunun savaş sırası ve sonrası hükümetlerce gizlenmiş olabileceği tahmin ediliyor. Biz şimdi gelelim ilk deneyin ayrıntılarına. Haziran 1943'te deney için seçilen USS Eldridge'e elektormanyetik alan oluşturucu donanım yüklendi ve gemi Philadelphia Deniz Üssü açıklarında deneye tabi tutuldu. Deney sırasında yeni mürettebat da gemide bulunuyordu. Deneye ticari bir gemi olan Andrew Furuseth'in mürettebatı da tanıklık etti. Andrew Furuseth'in özel bir yeri var, çünkü deney hakkında bugün bilinenlerin çoğunu bu gemide görev yapmış olan Carlos Allende'nin anlattıklarından biliyoruz. (Allende, 50'li yıllarda UFO araştırmacısı Morris Jessup'a yazdığı mektuplarda yaşadıklarını anlatmasaydı belki de bu olaydan hiç haberimiz olmayacaktı. Ve küçük bir not daha: Jessup 1959'da intihar etti. Ne ilginç değil mi?) .

22 Temmuz 1943'te şalterler kaldırıldımının gözden kayboluşuna kadar olanları biliyorsunuz. Ondan sonra olanlar da oldukça ilginç.

15 dakika sonra şalterlerin indirilmesi emredildi. Yeşil duman yeniden belirdi ve duman çekilirken Eldridge yavaş yavaş yeniden materyalize oldu. Ancak bir şeylerin ters gittiği hemen anlaşılmıştı. Gemiye iletilen telsiz mesajlarına yanıt gelmiyordu. Gemiye çıkıldıgında mürettebatın hiç de iyi durumda olmadığı görüldü. Bir çoğu sinir krizleri içinde çırpınıyordu. En iyi durumdakiler hafiza kaybına uğramıştı! Donanma bu personeli topyekün emekliye sevk ederek gemiye yeni personel atadı. Bilim adamlarına da sadece radar görünmezliği istediklerini, optik görünmezliğe gerek olmadığını bildirdi. 28 Ekim 1943'te ise Eldridge üzerinde ikinci deney gerçekleştirildi. Saatler 17:15'i gösterirken elektromanyetik jeneratörler yeniden çalıştırıldı. Gemi bir kez daha hemen hemen tamamen görünmez oldu. Sadece gövdesinin ana hatları seçilebiliyordu. Bir kaç saniye süresince işler yolunda gider gibiydi ki ansızın gözleri kör edebilecek kadar güçlü mavi bir ışık patlaması meydana geldi ve gemi gözlerden tümüyle kayboldu. Şimdi duyduklarınıza inanmayacaksınız belki ama Eldridge, bir kaç saniye sonra, 600 kilometre ötede, Norfolk açıklarında yeniden maddeleşti. Norfolk'ta bir kaç dakika boyunca görülür durumda kaldıktan sonra tekrar görünmez oldu ve saniyeler içinde Philadelphia Deniz Üssü açıklarında yeniden belirdi. Mürettebatın tamamı çok şiddetli bir biçimde rahatsızlanmıştı. Bir kısmı da kaybolmuştu. Hiç bir zaman bulunamadılar… Bazıları aklını kaçırdı ama en ilginci 5 asker geminin metal gövdesi ile kaynaşmıştı! İkisinin elleri çelik gövdenin içine geçmişti. Ellerini keserek adamları kurtardılar ve yerine protez eller taktılar. Sağ kalan adamlar asla tam anlamıyla düzelemediler. Akıl sağlıklarını kaybettikleri gerekçesiyle de ordudan uzaklaştırıdılar.

Elektronik kamuflajı gerçekleştirmeye çalışan bilim adamları koca bir gemiyi, mürettebati ile birlikte ışınlamış ve sonra da geri getirmişlerdi. Ancak, daha önce de belirttiğimiz gibi ABD hükümeti asla böyle bir deneyin yapıldığını ya da projenin yürütüldügünü kabul etmedi. Donanmaya göre Eldridge, sözü edilen tarihlerde Philadelphia'da bile değildi. Deneyin yapıldığı günlere yakın bir tarihte, yine enteresan bir yerde, Bermuda Şeytan Üçgeni'nde eğitim amaçlı olarak bulunduğu açıklandı. Eldridge daha sonra Yunanistan'a satıldı ve 90'lı yıllara kadar da 'Leon' adıyla hizmette kaldı.

ABD hükümetinin, konusunu deneyden alan "The Philadelphia Experiment" (1983) adlı İngiliz yapımı filmin ABD sınırları içinde gösterilmesini yasaklaması da in bir başka boyutunu teşkil etmekte…Yetkililer EMI firmasına bir mektup göndererek söz konusu filmin ABD'de gösterime sokulmasını istemediklerini bildirdiler. EMI ise bunun için hükümetin bir mahkeme kararı almaları gerektigini iletti ABD'li yetkililere…Kararı çıkarmak zor olmadı. Daha sonra EMI karşı bir karar çıkartarak filmi "video klüplerde kiralanabilir" kategorisine sokmayı başardı. Bazı iddialara göre de ABD hükümeti 'görünmez gemi' hikayesini düşmanı korkutmak için kendi uydurmuştu…Ortada yanıt bekleyen bir çok soru var:

yeşil.gif (176 bytes)Donanma neden Eldridge'i Yunanistan'a sattı?

yeşil.gif (176 bytes)Satılan gemi gerçekten Eldridge miydi?

yeşil.gif (176 bytes)Öyle ise, su an gerçek Eldridge gözlerden uzak bir yerlerde saklanıyor mu?

yeşil.gif (176 bytes)Deneyde kullanılan gemi gerçekten Eldrigde miydi yoksa adı değiştirilmiş bir başka gemi mi kullanılmıştı?

yeşil.gif (176 bytes)ABD hükümeti mi doğruyu söylüyor yoksa tanıklar mı?..

Bu soruların yanıtı henüz bilinmiyor… Ama biryerlerde bir ateş var ki bu denli dumana boğulmuş ortalı

             

Carl M. Allen' in Dr. Morris K .Jessup ' a yazdığı mektup: Esrarengiz mektup 13 şubat 1956' da Dr.Jessup 'a Carl M. Allen imzasıyla yazılmıştı.

Carl M.Allen: ''Sevğili meslekdaşım Dr. Morris Ketchum Jessup şu aşamada adımı açıklamayı sakıncalı gördüğümden kendimi Carl M.Allen olarak tanıtmakla yetineceğim. Vicdanım Einstein' ın Birleşik Alan Kuramı'nın uygulamaya konulduğunu ve sonuçlarının çok korkunç olduğunu açıklamaya zorluyor beni. Ekim1943'te U.S.S Eldridge gemisinde uygulanan gizli testin kod adı philadelphia deneyiydi.Destroyer özel olarak hazırlanmış elektrik ve elektronik aygıtlarla donatılmıştı.Testlerin amacı geminin düşman radarlarına karşı görünmez yapılması yani kamuflajın geliştirilmesiyle ilgiliydi.Einstein' ın kuramını temel alan bu araştırma için deniz kuvvetleri dört tane özel jeneratör tasarımlatmış ve yaptırmıştı.Amaç bunların yaratacağı dev akım alanlarının tersinir etkileşimle test gemisinin çevresinde bir tür örtü oluşturmaktı. Buna manyetik duman perdeside diyebiliriz. Deney, sonuç olarak test gemisi ve aletler açısından tam bir başarı olarak değerlendirildi. Ama mürettebat açısından tam bir faciaydı. Maruz kaldıkları her neyse bunun etkisi nükleer radyasyondan çok daha kötüydü. Bence bu iş uygun şekilde ele alındığında,yani halka ve bilim adamlarına uygun, psikolojik bakımdan etkileyici bir şekilde taktim edildiği taktirde, o zaman insanlar hayal ettikleri yerlerede gidebilirler. Deniz kuvvetleri' nin tesadüfen buldukları bu ''nakil'' işlemiyle yıldızlara gidilebilir.Bundan eminim.''

Philadelphia Deneyi hakkında bir Makale

Dr. Morris K. Jessup'a göre philadelphia deneyi: Jessup'un anlattığına göre, philadelphia deneyi gizli bir deneydi. 1943 yılında, philadelphia denizlerinde, donanma tarafından yapılmıştı. Amacı, içinde insanlar bulunan bir gemiye çok güçlü bir manyetik alanın nasıl etki yapabileceğini görmekti. Bunu manyetik jeneratörlerle sağladılar.Aşağıda bu gemide kullanıldığı iddia edilen jeneratör görülüyor.

  Image372.jpg (14860 bytes)      

Deneylenen test gemisindeki seyirmeli (AC) ve seyirmesiz(DC) jeneratörler bir arada çalıştırıldı ve rıhtımda duran gemi ve çevresi üzerinde korkunç güçte skaler bir manyetik alan yaratıldı.( söylentiye göre bu deneyde tesla bobinleri kullanılmıştı) Alınan sonuçlar önemli olduğu kadar şaşıtıcıydı da. Ne yazık ki deney konusu olan tayfalar üzerinde sonradan hiçte hoş olmayan etkileri görüldü . Deneyin uygulanmasına başlandığında, önce yeşil bir ışık çevreyi sardı. Ve kısa zamanda bütün gemi bu yeşil sise büründü ve yavaş yavaş gemi de içindekiler de rıhtımdan bakanların gözüne görünmez olmaya başladı.Geminin yalnız su üzerindeki izi görülebiliyordu. Sonradan destroyerin Norfolk-Virginia' da görünüp yeniden kaybolduğu rapor edildi. Bu nokta zaman sapması fenomenini ilğilendirebilir. Tayfalardan birinin ifadesine göre denizdeki deney başarılı olmuştu.Görünmez alan sferoid biçimindeydi. Her ışın boyunca yüz metreye yakın bir uzaklığı kaplıyordu. Su yüzünde geminin yarattığı çırpıntılar görülebiliyordu ama, geminin kendisi görünmüyordu. Güç alanı daha da yoğunlaştıkça bazı tayfalar da görünmez olmaya başladı. Elle bulunup, bir süre el teması sonucu yeniden görülür duruma getirildiler.Birkaç tanesi normal boyutlarından o kadar uzaklaştı- ki ancak özel bir elektronik araç yardımıyla bulundular ve normal boyutlarına getirilebildiler.

Bu deneyin resmi ve bilimsel adı '' Project Rainbow-Gökkuşağı projesi'' idi. Daha bilimsel tabirle deneyin adı optikal görünmezlikti; özel bir sistemle veya jeneratörle oluşturulan çok güçlü manyetik bir alanın gemiyi sararak geminin içerisine girdiği uzay-zamanın düz çizğilerini büküp eğriltmesi planlanıyordu. Burda Einstein' ın genel görecelik kuramı devreye giriyordu.Böylece yerçekimsel yoğunlukta bir manyetik alanla gemi ''kütleçekimsel bir mercek'' etkisi altında radar dalgalarını ve ışık dalgalarını kendi çevresinde kırıp dağıtarak tamamen görünmez olacaktı.Denildiğine göre gemiyi saran dev manyetik enerji dalgaları doğru açıda senkronize edilirken birden kontrolden çıkmış ve ''yönsüz dalgalar''a dönüşünce alışılmadık etkiler başlamıştı. Senkronize olmayan dalgalar zamanı büküyor ve etkiliyordu.Yine bu zaman bükülmesi etkiside bir zaman kayması etkisiyle geçmiş ve gelecek zaman dilimleri içerisine nakledebilir.

Peki philadelphia deneyinde kullanılan teknoloji nasıl bir teknolojiydi? Bir tanığa göre bu deney için 75 kva gücündeki iki dev jenaratör geminin ön top taretlerinin altına monte edildi, buradan geminin güvertesine dört manyetik ışın yayılacaktı.Bu ışın yayma hadisesi gemiye yerleştirilen dört RF bobini ile üretilecek yoğun elektromanyetik gücü ifade etmektedir.( Her bir RF vericisi iki megawat CW gücündeydi ). Ve iki jeneratörden gelen elektrik akımı RF bobinlerine sürülmeden önce 3000 adet 6L6 akım gücünü yükseltici tüpten geçirilerek maksimum değere yükseltilecekti. Bobinlerde oluşan dev akım alanları geminin uzay-zaman çerçevesini hafifçe bozarak geminin çevresindeki her tür dalgayı kırıp dağıtarak optik bir görünmezlik yaratacaktı.           

                


Dr. Jessup Carl M.Allen' den aldığı mektupların sonucunda yukarıda gösterilen ''The Case for the UFO Unidentified Flaying Objects'' isimli kitabını yazmıştır. Kitabında Dr. Jessup UFO' ların tıpkı philadelphia deneyindeki yöntemlerin bir benzerinden yararlanarak bir görünüp kaybolduklarını kuramsal olarak açıklamıstır. Jessup'un savları oldukca dikkat çekici olmalıydı 'ki konuyu araştıran Dr. Jessup, o günlerde Deniz kuvvetleri' den bir davet aldı. Deniz Kuvvetleri Araştırma Bürosu'na gittiğinde eline bir kitap verildi. Bu kitap kendi yazdığı kitaptı, bir yıl önce deniz kuvvetleri bürosuna postayla gönderilmişti. Dr. Jessup kitapta üç değişik el yazısıyla yazılmış notlar görmüştü ve bu notlardan birisinin Carl M.Allen'in el yazısı olduğunu fark etti. Notlar sanki dünyadışı birinin gözlemi olarak yazılmış gibiydi. Notlarda binlerce yıl önceki uygarlıklardan söz ediliyor, dünyaya gelen uzay araçları tarif ediliyordu, sonunda ise güç alanlarından, bir cismin nasıl kaybolup,yine nasıl ortaya çıkarılabileceği ve de1943' teki philadelphiada yapılan deneyden söz ediyordu.

1959 'un 20 Nisan akşamında Dr.Jessup philadelphia deneyi araştırmalarında kayda değer ip uçları bulduğunu iddia ettiği bir zamanda intihar süsü verilmiş bir suikaste uğradı.Bu çalışmalar kimleri, neden rahatsız etmişti gizem hala çözülmüş değil. Tüm bu olayların resmi belgeleri ve polis kayıtları hala arşivlerde durmaktadır.Sonuçta gerçekten tuhaf bir öykü bu. Ve ordu bunu resmen kabül etmediği sürece böyle bir şeyin olduğuna dair sağlam kanıtlara sahip olamayacagız. Peki böyle bir deney gerçekten mümkünmü? Fizik kanunları maddenin ordadan kaybolmasını açıklayabilir mi? Newyork üniversitesinden Prof. Michio kaku buna evet cevabını veriyor.Ve ekliyor ; ''Eğer maddenin daha yüksek boyutlarına geçebilirseniz böyle bir güce sahip olabilirsiniz.Yüksek boyutlar yani paralel evrenler arasındaki bu etkileşim zaman yolculuğunun, görünmezliğin ve teleportasyonun anahtarıdır.'' Dr. Jessup ölmeden önce boyutsal yer değiştirmeye dair bilimsel bir anlayışa ve temele yaklaştığına inanıyordu.Ve bulgularının Einstein' ın '' birleşik alan teorisine'' göre açıklanabileceği görüşündeydi.Ve ona göre bunu sağlayacak olan da tasarlanmış- kontrollü manyetik alanlar dı!

Jessup' la görüşmüş olan ve onu tanıyan Dr. Manson Valentine; ''jessup'un teorisine göre manyetik alanların gücü, cisimleri başkalaşıma uğratabilir, bir boyuttan ötekine taşıyabilirdi.'' demektedir. Benzer alanlarda araştırmalar yapan, kurkuya yer vermeyen akademik demeçlerde ve amatörce konuya eğilenlerin ortak kanısına göre özel elektromanyetik alanlar sayesinde boyut-zaman değişimi mümkün olabilir..!

Manyetik kuvvetlerle hız arasında gravitasyonik asılım potansiyelinden doğan bir bağlantı vardır.Yoğun manyetik güçler altında uzay/zaman'ın geometrik çizgileri bozularak gravitik bir dalgalanma etkisi yaratır bu dalgaya bağlanan bir uzay gemisi uzay/zaman ilintisinde kayarak ışık hızında yol alır.Eğer ışık hızından daha hızlı yol alacaksak o zaman ''üst uzay/zaman'' alanı içerisine geçip o alan yapısı içerisinde üst uzay/zaman geometrisinde bir bükülme yaratıp( gravitasyonel asılım potansiyeli yaratıp) kendimizi sevk etme yoluna gitmiş olmamız lazım.Genelde bu konuda spekülasyon yapan amatörler araştırmacılar ya da en uç düzlemde düşünen  bazı akademisyenler  üst boyuta geçişi ve ışık hızını aşmayı hemen bir uzay/zaman eğriliği yaratarak gerçekleştiriyorlar. Bir anda bu uzay/zamanı eğerek başka zaman/uzay noktalarına geçiyorlar. Oysa ki zaman yolculuğu ve uzayda atlama o kadarda basit bir geçiş değildir.Bu yolculuğu yapacak aracın yapay bir zeka tarafından hareket ettirilmesi zorunludur. Bu yapay zeka belli bir uzay/zaman hologramının üç ve dört boyutlu gök dinamiğine ait yıldız, galaksi, gezegen dinamiklerinin ön görülen tüm geçmiş ve gelecek konumlarının koordinat dizgelerini göz önünde bulundurarak gerçekleştireceği ''uzay ya da zaman atlamasındaki üstuzaysal yönelim açısına karşılık gelen'' elektrogravitasyonel alanın çekimsel yöneliminin dör boyutlu  matemetiksel doğrultusunu hesaplamalıdır. Bu yönelim ayarlamasındaki milyonda bir hata payı uzay gemisini  gitmek istenilen zaman ya da uzay noktasının çok uzağında bir yere teleporte edebilir. Çünkü sonuçta bu ışık hızını aşan bir hareket ya da hızlanma etkisi olduğu için araç içindeki bilgisayar hafızasında  gidilecek yerin  üç ve dört boyutlu açılıma sahip bir tür hologramsal haritası mevcut olmak durumundadır.Bu hareket tarzını belirleyen sistem, günümüzde kıtalar arası atılan nükleer roketlere ait hedef tayin sistemlerinin daha gelişmiş bir versiyonu olarak görülebilir.      

                                             

BİRLEŞİK ALAN TEORİSİ NEDİR ?

Teorinin temeli, basit bir anlatımla zihinlerimizde ayrı ayrı şekillenen zaman-boyut, ya da madde enerji kavramlarının aslında birbirinden ayrı birimler değil, aynı elektromanyetik uyarılar karşısında birleşebilecek nitelikte oldukları görüşüne dayanır. Aslında birleşik alan teorisi, UFO'ların nasıl böyle birdenbire görünüp kaybolduğunu açıklayabilecek bir teoridir.

Uygulamada, elektrik ve manyetik alanlar söz konusu olur.Bir bobinde yaratılan elektrik alan, kendisine dik bir manyetik alan yaratır.Bu alanların her biri, evrenin bir düzlemini temsil etmektedir. Oysa evrenin üç düzlemi vardır.Demek bir üçüncü alan daha olacaktır. Bu da belki gravitasyon alanıdır.

      elektrikmanyetikgravitasyon.jpg (16532 bytes)

Elektromanyetik jeneratörleri çalıştırıp bir manyetik titreşim yaratılırsa, belki rezonans kanununa göre bu üçüncü alanı da ortaya çıkarmak mümkün olabilir. Dr.jessup philadelphia deneyinde de bilmeyerek bu durumla karşı karşıya gelindiğini ifade etmiştir.

Dr. Morris Jessup' un teorisine göre manyetik güçler bugün hala esrar perdesi altında sayılır.Eğer Einstein' ın birleşik alanlar teorisini geliştirir, gravitasyon ve elektromanyetik alanları, boyut-zaman teorisiyle birleştirirsek, manyetik alanların yeterince güçlendiği zaman, cisimlere boyut değiştirtebileceğini, dolayısıyla onları görünmez hale getireceğini düşünebiliriz. E= m.c2 formülü kütle ile enerjinin eşitliğini ifade eder. Ve Einstein 'ın genel görecelik kuramına göre kütle ile enerji zaman -mekanı bükebilirdi. Ve Einstein kütleçekim kuvvetlerinin aslında zaman-mekanın eğriliğini ifade ettiğini öne sürmüştür. Fakat henüz kütle ile enerjinin zaman-mekan eğriliğiyle ilişkisini kuran denklemler tam olarak anlaşılmış değildir. Bu da birleşik alan kuramı denklemlerindeki eksik halkadır. Bugün bilinen bir üst düzey gerçek vardır' ki o da maddenin temelde elektirik ve manyetik bileşke yapısını temsil eden enerji kuantlarından kurulu bir sistem olduğudur. Ve bu sistem onun zaman çerçevesini yaratmaktadır.Ama nasıl? Bir nesnenin kütle niteliklerini ve dolayısıyla da o nesneyi kuşatan yerçekimi ve zaman-boyut çerçevesini gerçekten belirleyen şey o nesnenin temel yapı taşları olan kuantların titreşim hızları ve salınım biçimidir.Tüm sır bu kuant denen parçaçık mekaniklerinin gizemli davranışlarında yatmaktadır.

 Çetin BAL: Buraya kadar olan tüm anlatımlarımı yine benim kendi kuramıma paralel bir kuram olan Dr. Dewey B.Larson'un fikirleriyle boyut ve zaman meselesini değerlendirecek olursak keza benimde desteklediğim ve hem fikir olduğum temel düşünceye göre ''evrendeki herşey hareket ve titreşimden ibarettir.'' Buna göre fiziksel boyutumuzu meydana getiren temel titreşim değişebilir. Bu da bir tür boyut değişimi anlamına gelir.Evrendeki her şey titreşimlerden oluşur demiştik, elektromanyetik spektrumun frekanslarında milyonlarca değişmeler vardır. Peki bizim enerjimize bağlı olan bu temel titreşim derken neyi kast ediyoruz. İşte boyut kuramının temel anlayışı bu yanıtta saklıdır. Temel titreşim ışık hızıdır. Bildiginiz gibi hiç bir şey ışık hızından daha hızlı titreşmez. Enerji,boyut,zaman-mekan,yerçekimi,kütle denen herşeyin temel bir titreşim altında bir araya gelip kendiliğinden birleştiğini görebiliriz. Ve bu temel titreşime ait titreşimsel sapmaları inceliyerek yerçekimi dediğimiz olayı ve ''n'' boyutları dediğimiz yada farklı zaman çerçeveleri dediğimiz şeyi rahatlıkla izah edebiliriz. Ve bu doğrultuda zamanı bir dalga yapısı olarak tanımlarsak ( ki' ben öyle kabül ediyorum) bir uzay-zaman eğriliği olarak tanımladığımız yerçekimi fenomeni de zaman dalgalarını ifade eden ''temel ışık titreşimleri genliğinde ve dalga boyunda ve dolayısıyla ışığın temel hız yapısında'' harmonik bir sapma olarak karşımıza çıkar.Böylelikle boyutlar arası kapıları açarak yerçekimsel sapmalar altında bizi uzay-zamanın uzak köşeleri arasında gezdirebilecek güç, yerçekimsel yoğunlukta frekansı ayarlanabilen bir elektromanyetik alan olarak karşımıza çıkar.

Benim teorime göre eğer bir üst boyutun imkanlarından yararlanmak durumunu elde etmiş iseniz uzay aracınızın vibrasyonel seviyesini yükselterek o boyuta geçer ve o boyut üzerinde çok kısa bir zaman süresi içerisinde yolculuk yaparak tekrar vibrasyonel seviyenizi düşürdüğünüzde mevcut kainatın içindeki çok uzak bir gezegene çok kısa sürede seyahat etme imkanına sahip olursunuz. Aslında ben günümüz biliminin varsaydığı karadelikler ya da kurtdeliklerinden yani uzay-zamanın eğrilerek bir tüp geçit gibi başka zamanlara - mekanlara ya da boyutlara geçit verecek şekilde bağlandığını düşünmüyorum. Bu farklı boyutlar nerdeler? Onlar her yerdeler ve farklı frekanslarda ve farklı hızlarda ama aynı AN'da titreşiyorlar.Aynı AN'da..! Buna göre farklı boyutlar ayrı frekanslarda ama aynı boşlukta yayın yapan radyo istasyonlarına benzetilebilir.Ve tıpkı her radyo istasyonunun ayrı bir proğrama sahip olması gibi her boyutta kendi zaman ve mekanına sahip ayrı bir dünyadır. Öyleyse üstuzay yolculuklarının yada paralel evrenlere (hyperuzay'a) geçişin sırrı evrenimize ait maddeyi bu boyutta gösteren temel titreşimlerdeki değişimde gizlidir.Daha öte realite boyutları demek fizikselliğin yokluğu demek değildir.Bu sadece temelde bir frekans yapısında olan maddenin vibrasyonel hal değişimidir.Termodinamiğin ''hiçbir şey yoktan var olmaz, varken de yok olmaz'' diye bilinen kanununu doğru yorumlamak gerek. Hiçbir şey, yok olmaz; ama hal değiştirir. Hal değiştirme bazen yok olma gibi algılanır.Boyut değiştirme yani görünmezlik fenomeni yok olma değil  hal değiştirmedir.Bu sanki buzun katı halden sıvı hale ve sıvıdan da gaz haline geçişi gibi bir faz değiştirmedir.Sonuçta boyutsal bir faz değişimi geçiçi bir görünmezlikle sonuçlanır. Zamanı bükmek demek maddeye ait titreşimlerin sayısal ritmine karşılık gelen zaman akış hızını değiştirmek demektir.Her alemin kendine ait bir zamanı vardır.Akışı, diğer alemlerinkinden farklıdır.Bu nedenle her alem sadece kendi zamanı içinde algılanabilir. Onun zamanı aşıldımı artık o alem yoktur; geçilen, içine girilen zamanın alemi vardır.Zamanın akış hızı, aktığı alemin madde yoğunluğu ile bağlantılı olarak hızlanır ve yavaşlar.Bu zaman formülüne göre diyebilirizki ''zaman çerçevesi = kütlenin yoğunluğu + kütleye ait enerjinin titreşim hızı''.

Zamanın, evrendeki her yoğunluk ortamında farklı hızı vardır.Bu akışın bizim boyutumuzdaki hızı yaklaşık 300.000 km/sn'dir.Işık olarak algıladığımız foton yapıları bu zaman enerji akımı ile taşındıklarından bu hız dünyada ışık hızı olarak bilinmektedir.

Tekrar philadelphia deneyine dönecek olursak parisli bilim adamı George Langelaan, ''Les Faits Maudits'' adlı yapıtında Dr.Morris Jessup'un 1942 yılında ''özdeğin zaman ve uzaya bağlı olmadan göçürülebileceği'' ve görünmez yapılabileceği ilkesini Einstein 'ın ''Alan varsayımı'' ndan çıkardığını söylemektedir. Romanya 'lı Prof.Doru Todericu, zaman' la -uzay'a bağlı olmayan bir süreçte atom parçacıklarının etkinliğine değin bir varsayımı ortaya koymuştur.Buna benzer bir varsayım da Sovyetler Birliği 'nce ileri sürülmüştü. Kaybolan gemi konusunda şimdiye değin, hiç bir yalanlama yapılmadı bu deneylere ilişkin olarak.

                                                        destroyerA.gif (43160 bytes)

 PHİLADELPHİA DENEYİNİN ARKA YÜZÜ:Jessup, 1940 yılında, postadan “görünmezligin” sırlarından ve “Birleşik Alanlar”ın elektromagnetizmasından söz eden inanılmaz formüllerle dolu bir mektup alır. Bu mektuptaki imza, Fransızca’ya uyarlanmış “Charles M. Alain”dir.

. Mektupta yazılanlara baktığında şaşkına uğrar; inanılmaz şeyler vardır. “Görünmez olmanın sırları” ve bir taşıtı görünmez hale getirmenin tam bilimsel ve akla gelmeyecek elektriksel aygıtları ve dev bobin planları bu mektupta yer almaktadır. Yazılanların altındaki imza, yine “Karl Michael Allein” e aittir.Bu dökümandaki çizimler ve teoremler, “KMA” imzasını taşımaktadır. Jessup, bu belgelerde, bir sürü çizimin yanısıra, UFO benzeri disk biçimli uçan araçların teknolojisinin en ince ayrıntısına kadar verildiğini hayretle görür ve bu çizimleri kopya etmekten kendini alamaz (Daha sonraları yayınladığı “The Case for The UFO” (UFO Dosyasi) isimli kitabının ana kaynağı bu çizimlerdir).

jessup görünmezlik olayının, bilim yoluyla da gerçekleştirilebilecegine inanmaktaydı. Çünkü, görünmezlik mekanizmasının, tamamen enerjetik alanlara dayandığını fark etmiş ve olağanüstü şiddetli manyetik alanlarda bunun gerçekleşeceğine inanmıştı.

Dr. Jessup, o yıllarda, ABD Deniz Kuvvetleri’nin çok deger verdigi büyük bir bilim adamıdır. Yapay manyetik alanlar oluşturularak bir geminin görünmez olup, olamayacagının denenmesi, İkinci Dünya Savaşı’nın en yogun oldugu bu dönemde, ABD Deniz Kuvvetleri’nin de çok ilgi duyduğu bir projedir. Dr. Jessup ise, böyle bir deneyi üstlenebilecek tek kişidir.

Bu deneyle, maddenin uzayda yer değiştirmesi planlanmıştır. Başka bir deyişle, madde, atomlarına ayrıştırılacak ve başka bir fizik mekanda tekrar bir araya getirilecektir.Yani, bir “ışınlama” deneyi yapılacaktır. Bu deneydeki asıl hedef, Einstein’in Birleşik Alanlar Teorisi’ni , uygulamalı olarak kanıtlamak ve bundan askeri amaçlarla yarar sağlamaktır. Yani, oluşturulacak yapay bir manyetik alanla, savaş gemilerinin düşman gemileri karşısında görünmezliginin sağlanması amaçlanmıştır.

Yukarıdada belirtildiği gibi Birleşik Alanlar Teorisi, “mekan-zaman” ve “madde-enerji” kavramlarının aslında birbirinden ayrı birimler değil, aynı elektromanyetik uyarılar karşısında “birleşebilecek” nitelikte oldukları görüşüne dayanır. Bu teori, UFO’ların nasıl birdenbire görünüp, birdenbire kaybolabildiklerini açıklayabilecek tek teoridir. J. Helms ve L. Harry’nin “Argosy UFO Magazine”de 1977 yılında yayınlanan “The Carlos Allende Letters: Key to The UFO Mystery” (Carlos Allende Mektupları: UFO Gizeminin Anahtarı) başlıklı yazısında bu konuda bazı ipuçları bulunmaktadır.

Yapılacak uygulamada, bir bobinde oluşturulacak olan elektrik alan, kendisine dik bir manyetik alan yaratacaktır. Bu alanlardan her biri, evrenin bir düzlemini temsil eder. Oysa, evrenin üç düzlemi vardır. Demek ki, üçüncü bir alan daha olmalıdır. Projenin bir amacı da, insan eliyle yaratılacak yapay bir manyetik alanla oluşturulabilecek olan bu üçüncü düzlemin, insanlar ve cisimler üzerindeki etkilerinin araştırılmasıdır. Söz konusu deney, çok güçlü manyetik jeneratörler ve bobinlerle bir gemiye ve yakın çevresine elektrik akımı yükleyerek, buradaki elektrik alana dikey durumda yoğun bir manyetik alan oluşturmak ve böylece oluşan bu “dipol” alanda, iç uzaya, yani “tünele” girip, başka bir tünel ucundan çıkmak şeklinde özetlenebilir.

Tesla “Philadelphia Deneyi”nin hazırlık aşamasında ve ilk uygulamalarında, 1931-1943 yılları arasında etkin bir şekilde görev almıştır. Bu deneyin, gemi personeli üzerinde zararlı sonuçlar doguracagı kanısına varan Tesla’nın, bu görevden kendi istegi ile ayrıldığı sanılmaktadır.Dr. Jessup, deneyden sonra, 1950 yılı başlarında, UFO’larla ilgili bir kitap üzerinde çalışmaya başlar. Jessup Carl M.Allen'in gönderdiği bazı çizimleri kopya etmişti. Jessup, bu çizimleri, yazmakta oldugu UFO kitabında kullanmaya kalkışır. Ancak, matbaaya baskı için bıraktıgı yazıların Zaman yolculuğu ve ileri UFO teknolojisi ile ilgili bazı bölümlerinin baskıda çıkmadıgını hayretle görür. Yazılar matbaada, klişe için verdigi çizimlerin asılları ise evinde kaybolmuştur. Jessup, ilk kitabı “The Case for The UFO”nun 1955 yılında yayınlanmasından kısa bir süre sonra, “The Expanding Case for The UFO” (Genişleyen UFO Dosyası) , adı altında ikinci bir kitap yayınlamıştır. Bugüne kadar konusunda yazılmış en iyi dört kitaptan biri olarak kabul edilen bu eserlerde, Philadelphia Deneyi ve Birleşik Alanlar Teorisi’ne geniş yer verilmiştir. Jessup, kitaplarında, okurların ve devletin bu konuya yönelmesini ve bu alanda yapılacak çalışmalara finansal kaynak sağlanması için politikacılara baskı yapılmasını önermektedir. Ona göre, UFO konusu ancak bu düzeyde ele alındığında bir çözüme kavuşabilecektir.

                                     

Dr. Jessup, kendisine yapılan komploya karşılık olmak üzere, “UFO’s and TT” (UFO’lar ve Zaman Yolculuğu) adındaki üçüncü kitabını yazmaya koyulur. Ancak, bu kitabın yayınlanmasına ömrü yetmeyecektir.

Philadelphia Deneyi, 1950’li yıllarda, ABD Deniz Kuvvetleri’nce ve Dr. Jessup’un katılımı ile bir kere daha denenmiş, ancak bu ikinci deneyde birinciye nazaran daha olumsuz sonuçlar alındığından, deneyden vazgeçilmiş ve hemen birincisi gibi örtbas edilmiştir. Bazı kaynaklar deneyin, 1983 yılında, “The Project Montauk” Montauk Projesi) adıyla yeniden uygulamaya konulduğundan söz etmektedir. Tabi hepsi gizli tutulan bu uygulamalarla ilgili olarak, ABD’li yetkililerden herhangi bir bilgi alma olanağı yoktur.

                                                

Sonuçta, Philadelphia Deneyi’nin bir numaralı Adamı Dr. Jessup’un ölümüyle, deneyle ilgili araştırmalar, belgeler, tanıklar ve onun UFO teknolojisi ve zaman yolculuğu ile ilgili çarpıcı görüşleri tam anlamıyla bir esrar perdesine bürünmüştür. -Küresel zaman makinesi-

''Nikola Tesla, elektromanyetizmin zaman yolculuğunun anahtarı olduğunu belirtiyordu.( Fenomen dergisi sayı:8sayfa:29)''  Çetin Bal: Zaman içerisinde yolculuk yapabilecek bir aracın çalışma prensibi elektro-garavitasyonik bir sevk yöntemine dayanmalıdır.

                           

PHİLADELPHİA DENEYİ : 

Uygulama, Philadelphia limanındaki, USS Eldridge, DE (Destroyer Escort) 173 borda numaralı bir ABD sahil koruma gemisi üzerinde yapılır.

Tarih: 28 Ekim 1943’dür. Gemiye, 75 KVA gücünde iki dev jeneratör (degausser), her biri 2 megawat CV gücünde üç RF vericisi ve 3000 adet güç arttırıcı tüp monte edilmiştir. Deney başladıgında, ilk olarak sisli yeşil bir ışığın çevreyi sardığı görülür. Gemi bu yeşil sise bürünmeye başlar ve içindeki denizcilerle birlikte yavaş yavaş kaybolur. Geminin sadece su üzerindeki çırpıntıları görülmektedir, kendisi görünmez olmuştur. Tam üç dakika sonra, buraya 640 kilometre uzaklıktaki Norfolk limanında, geminin, askeri gözlemcilerin gözleri önünde aniden ortaya çıktığı ve tekrar kaybolduğu ve en son olarak, yeniden Philadelphia limanında belirdiği görülür. Deney, bu şaşırtıcı sonuçlar ortaya çıktığında güçlükle sona erdirilir.

Philadelphia Deneyi, sonraki yıllarda bir çok dergiye, kitaba ve filme konu olmuştur. Deneyle ilgili çeşitli görüşler ileri sürülmüş, iddialar ortaya atılmış, fakat olayın ardındaki esrar bir türlü tam olarak gözler önüne serilememiştir. Çok sayıda tanığın olmasının yanısıra, deneyi yaşayan bir o kadar da denizci vardır. Ancak, bunların büyük bölümünde zamanla akıl rahatsızlıkları ortaya çıkmış, bir kısmı intihar etmiş, bir kısmı ise eceliyle ölmüştür. Dolayısıyla, bugün için bu deneyle ilgili somut kanıtlar bulmak oldukça güçtür. Öyle ki, bugün, ABD Deniz Kuvvetleri’nde deneyin kod adının bile ortada bulunmaması, bu olayın yetkililerce hala bir sır olarak saklandığını göstermektedir.

                     wpe4A.jpg (8101 bytes)      

ABD Deniz Kuvvetleri’nin çok gizli “Inter Services Code-Work Index”inde yer alan “Rainbow” kod adının, Philadelphia Deneyi’ne ait oldugu ve bu deneyin, resmi kayıtlarda “Project Rainbow” (Gökkusagı Projesi) adıyla geçtigi, W. L. Moore ve C. F. Berlitz ikilisinin “The Philadelphia Experiment: Project Invisibility” (Philadelphia Deneyi: Görünmezlik Projesi) kitabında ve A. H. Hochheimer’in “The Philadelphia Experiment from A to Z” (A’dan Z’ye Philadelphia Deneyi) adlı yayınında belirtilmiştir. Ayrıca, deneyin, Philadelphia’da çıkan bir gazetede haber olarak yayınlanmış olduğu da bu yayınlarda yer almaktadır.

Bazı kaynaklarca , deneyin ön hazırlık çalışmalarının Nikola Tesla ve Dr. John von Neumann tarafindan, 1930-1931 yıllarında, Chicago ve Princeton Üniversiteleri’nde yapıldıgı, Tesla’nın 1931-1943 yılları arasında bu projede etkin görev aldıgı, hatta 1940 yılında yapılan ilk denemenin başarılı olmasından sonra, 22 Temmuz 1943 ve 12 Agustos 1943 tarihlerinde, takip eden denemelerin yapıldıgı ileri sürülmüştür. Tesla’nın, deneyin gemi personeline zarar verecegi gerekçesi ile projeden ayrılmasından kısa süre sonra şüpheli bir ölümle yaşamını yitirdiğini daha önce belirtmiştik.

Bazı kaynaklarca üç kez tekrarlandığı ileri sürülen deneyi, yandaki diğer bir gemiden gözlemleyen tanıklardan birinin ifadesi şöyledir:

“22 Haziran 1943 sabahı 9.00’da jeneratörler çalıştırıldı. Yeşilimsi bir sis gemiyi örtmeye başladı. Bir an sadece geminin çapasını görebildim, sonra o da kayboldu. Sis ortadan kalktığında gemi kaybolmuştu, sadece denizi görüyorduk. Bizim gemide bulunan üst rütbeli subaylar ve bilim adamları, korku ve heyecan içersinde soluklarını tutarak bu inanılmaz olayı seyrediyorlardı. Gemi ve personeli sadece radardan değil, gözlerimizin önünden yok olmuşlardı. Her şey planlandığı gibi olmuştu. 15 dakika sonra emir verildi ve jeneratörler durduruldu. Önce bir şey olmadı; ardından yeşil sis tekrar ortaya çıktı ve USS Eldridge tekrar görünmeye başladı. Sis azalırken, bir şeylerin yanlış gittigini hissettik. Hemen gemiye yanaştık. Ilk önce, gemi personelinin çogunun geminin yanlarından sarkarak kusmakta olduklarını gördük. Diğerleri güvertede bilinçsizce, şaşkın şaşkın dolaşıyorlardı. Ekipler gemiye girerek, bu personeli yenileriyle değiştirdiler. Bir kaç gün sonra, yeni bir deneyin yapılması kararlaştırıldı. Bu deneyde de, gemi, istenilen radar görünmezligine ulaştı; akabinde geminin donanımı degiştirildi. Asıl deney ise, 28 Ekim 1943’de yine aynı gemide gerçekleştirildi. Bu deneyde de, jeneratörler çalıştırıldıktan hemen sonra, destroyer hemen hemen görünmezlik aşamasına ulaştı. Geminin sadece burnu ve kıçı görülüyor, aradaki bazı yerleri ise belli belirsiz seçiliyordu. Sonra, su üzerinde, sadece teknenin bulundugu yerde çizgi halinde bir iz kaldı. Daha sonra, mavi bir ışık parladı ve o çizgi de yok oldu. Artık, gemi tamamen yok olmuştu. Geminin, bir kaç dakika sonra, Philadelphia’ya millerce uzaktaki Norfolk’da ortaya çıktıgı kaydedildi. Ancak, orada göründükten kısa bir süre sonra tekrar kayboldu ve tekrar Philadelphia’da ortaya çıktı. Bu kez durum ciddiydi; tüm personelin başı beladaydı. Bazıları yok olmuştu; bir daha hiç geriye dönemediler. Ama en korkuncu, beş denizcinin, geminin gidip-gelmesi sırasında, metal gövdenin içinde kışmış olmalarıydı. Bu feci bir olaydı. Birisi kurtuldu, ama bir daha asla eski haline dönemedi; aklını yitirmişti. Personelden bazılarının psişik yeteneklerinin olağanüstü gelişmiş olduğu saptandı. Bazıları ise sokakta yürürken kayboluyor, sonra yeniden ortaya çıkıyorlardı

Arastırmacı yazar C. F. Berlitz, “Without A Trace” (İz Bırakmadan) adlı kitabında , Dr. Jessup’un yakın arkadaşı, bilim adamı, Dr. Mason Valentine ile yaptıgı bir röportaja yer veriyor. Bu röportajda, Berlitz’in, Philadelphia Deneyi’nin bilimsel olarak açıklanmasının mümkün olup, olmadığı konusundaki sorusuna, Dr. Valentine su cevabı vermiştir:

 

“Bence Philadelphia Deneyi, bilinen ve alışılmış yollarla açıklanamaz. Bir çok bilim adamı, artık atomun temel yapısının madde zerreciklerinden değil, elektromagnetik alanlardan oluştuğu görüşünde. Bu olay, son derece karmaşık enerji alanlarının birbirini etkileme işlemidir. Eğer, böyle bir evrenin içinde maddenin değişik fazları bulunmasaydı, bu şaşılacak bir şey olurdu. Bir fazdan diğerine geçilmesi, bir yaşam düzeyinden diğerine geçmeye benzer. Bu, boyutlar arası bir degişmedir. Yani, Dünya’lar içinde başka Dünya’lar olabilir. Manyetik alanların boyutsal değişimler yaratabileceginden zaten kuşkulanılıyordu. Maksatlı olarak olağandışı manyetik koşulların yaratılması, hem fiziksel, hem de yaşamsal olarak maddenin fazını değiştirebilir. Bu durum, bağımsız olmayan, ancak içinde bulunduğumuz madde/zaman/enerji boyutunun bir parçası olan zaman boyutunu saptırabilir. Kısacası, Philadelphia Deneyi büyük bir olasılıkla gerçek bir deneydir.”

Prof. İvan Sanderson'a göre ,Deniz filosu'nun ABD-denemesi'nde Dr.Morris Jessup tanınıyordu.''Bilinmeyen bir enerji''yle görünmez yapılabiliyordu bu koca, ağır nesneler. Nesnelerin arasıra üstün bir hızla uçabilmeleri, diyor Prof.Sanderson, onların(UFO' ların) ''zaman etkenine egemen'' olduklarını gösterir. Enerji' yle zaman denetimi..!

Eğer bir zaman makinesinin neye benziyeceğini merak ediyorsanız size aşağıdaki zaman makinesi modelini göz önünde bulundurmanızı öneririm;

                                     

PHİLADELPHİA DENEYİNİN BİR DİĞER SPEKÜLATİF YÜZÜ:

En önemli nokta tamtamına 40 yıl sonra aynı gün ikinci bir deneyin yapılmış olması. Bu hipermekânda 40 yıllık bir uzaklıktı. Dünyanın da 20 yıl periodlu 20 Agustos'ta tepesine ulaşan bir bioritmigi var ve bu da dünyanın alanı sayesinde yapılan iki deney hipermekânda birleşiyordu. 20 Agustos'ta yapılan deneyde gemi mürettebatıyla beraber hipermekâna çekildi.

Makina bölümünde görevli olan iki tayfadan biri Alfred Bielek idi ve yaşadıklarını şöyle anlatıyor:

[Biz gemide idik ve gemi hipermekâna çekildi. Deneyin korkunç derecede yanlış olduğunu biliyorduk. Makinaları kapamayı denedik fakat olmadı. Dışarı güverteye kaçtık ve yandan dışarı atladık. Güverteden atladık fakat diğer ucu Long Island, Montauk'ta 12 Agustos 1983'te biten bir bir zaman tüneline düştük. Gece idi. Çabucak bulunduk ve aşagı götürüldük. Von Neumann bizi selamladı. Bizi bekliyordu. Baya bir şok olmuştuk. Biraz evvel 1943'te idik ve şimdi 1983'teydik ve von Neumann 'ı yaşlı bir adam olarak görüyorduk. Bize karışıklık olduğunu, geri dönüp gemideki jenaratörü kapatmamız gerektigini, aksitaktirde hipermekân-yırtığı daha da büyüyerek bütün gezegeni yutabileceğini söyledi. Bizi 40 yıl beklemişti.

Montauk'tan geri gönderildik ve donanımı baltalarla parçaladık. Gemi mekândaki kendi noktasına hemen, zamandaki noktasına ise 3 saniye sonra geridöndü. 1943'ten itibaren von Neumann neler olduğunu bilmiyordu. ve 1945 yılında savaşın sonlarına doğru 1943'teki eski donanımı çalışır hale getirdiler o kadar değiştirmişti ki, sonuçta bir zaman makinası halini almıştı. .Almanlar da zamanda yolculuk üzerinde çalışıyorlardı. Bunların hepsi kayıtlara geçirildi.]

wpe4B.jpg (8917 bytes)    wwIIufo.jpg (7510 bytes)

Almanufo.jpg (23049 bytes)Von Neumann ona görünmezlik probleminin cevabını sordu. Metafizik konusundaki ev ödevini telafi etmesi gerektiğini öğrendi. Problemin sebebi gemideki mürettebatın Geminin sıfır-zaman referansına bağlı olmamasıydı. İnsan normalde algı noktası ile sıfır-zaman-refaransı olarak değil, zaman-refaransı olarak bağlı. Zaman-Akım bağlantısı kişilerinde sistemle senron bir biçimde akmasını sağlıyor ve böylece bir etkileşim mümkün oluyor.Zaman bağlantıları kolayca kırılabilir. Projenin elektrik gücü gemideki kişilerin zaman bağlantılarını kırmıştı. Gemi zamanına geri döndüğünde, içindeki kişiler aynı referansla gelmediler. Von Neumann kişilerin zaman referanslarını gemimin Zaman referansıyla bağlayabilmek için bir bilgisayara ve metafizikten de birkaç bilgiye ihtiyacı olduğunu anladı. 1950 yılında bu amaçta kullanmak üzere bir bilgisayar yaptı ve 1952 yılında kurulmaya hazır hale getirildi. 1953 yılında başarılı bir deney gerçekleştirildi. İnsanlar işlemler bittikten sonra mekândan kaybolmuyorlardı. Gökkuşağı Projesi olarakta adlandırılşan Philadelphia Deneyi Projesi deniz kuvvetleri tarafından iptal edilerek adı "Projekt Phönix" (Phönix Projesi) olarak değiştirildi.Spekülasyon boyutunda ifade edilenlere göre Nazi Almanyası'nda Zaman yolculuğu kavramı üstüne ve dünya dışı zeki varlıkların ''uzay araçları teknolojisi'' üstüne araştırmalar yapılmıştır.Nazi Almanyasının 2. dünya savaşını kaybetmesi sonucunda bu araştırma grupları dağılmıştır.Ve elde edilen tüm bilgiler/çalışmalar bir sonuca ulaşılmadan tozlu raflar arasında yitip gitmiştir.

                                       aliendisk2.jpg (12747 bytes)

Gökkuşı Projesinin olumsuz etkilerinden çok şey ortaya çıktı. Görünmezlik araştırmaları STEALTH-Teknolojisini ve başka bir çok gizli projeleri meydana çıkardı.

Bu bilgilerin bir kısmı 1984 yılında çıkan "Philadelphia Deneyi" isimli filimde de yer aldı. Hükümet filime ABD sınırları içinde yayın yasağı getirdi. 1986'da yasak süresi biti ve yasak uzatılmadan filim video kasesi olarak piyasaya sürüldü.

       

FARKLI BİR YORUMLA ''Philadelphia Deneyi''


Zaman yolculuklarında anahtar olarak kullanılan kelime ışık hızı. Teoride bir obje ışık hızından hızlı gidebiliyorsa o zaman ''zamanda yolculuk'' edebiliyor. Fakat burada da bazı problemler var. Sözgelimi eğer biz zaman içinde yolculuk edersek tahmin etmeye çalışalım, başımıza neler gelebilir? Eğer herhangi biri zaman içinde geri döner ve kendi büyük annesini dogum anında öldürürse teoriye göre zaman yolcusu bu yüzden asla dogmayacak dolayısıyla bu yolculuk asla ilk merkezinde gerçekleştirilmeyecek. Bu bir paradoks olarak devam ediyor.

Zaman ya da mekan yolculuklar
ı ile ilgili bilinen en yaygın delil Philadelphia Deneyi oldu ve resmi bir sır olarak saklandı. Bu deney için II. Dünya savaşı sırasında Amerika Askeri Servisi, dünyanın en büyük fizikçilerini bir araya topladı. Gökkuşagı Projesi adı verilen araştırma II. Dünya Savaşı boyunca hem Philadelphia Deniz Üssünde hem de denizde bir eskort destroyer gemisi üzerinde yapılan bir deney olarak ortaya çıktı. Deneyin amacışman radarlarında tespit edilemeyen bir gemi yapmaktı. İddiaya göre Philadelphia Deneyi 1943 Haziranında USS Eldridge 'de tonlarca deneysel elektronik donanımla donatılmasıyla başladı. Herşey planlandığı gibi gitmişti ve 15 dk. Sonra adamlara jeneratörlerin kapatılması söylendi. Ve Eldridge, sis kaybolduktan sonra maddesel olarak çözülmeye başladı; fakat bir şeylerin yanlış gittigi ortadaydı. 28 Ekim 1943’ te saat 17:15 Eldridge üzerinde son testler yapıldı. Elektromanyetik Alan Jeneratörler tekrar çalıştırıldı ve Eldridge neredeyse görünmez oldu. Sadece dış hatları suda görünebiliyordu. Herşey ilk birkaç saniyede iyi gidiyordu.

Daha sonra gözleri kör eden mavi bir
ışık haznesi içerisinde gemi tamamen kayboldu. Birkaç saniye içerisinde gemi tamamen millerce ötede Virginia Norfolk’ ta tekrar ortaya çıktı. Bu sefer tayfaların çogu şiddetli bir şekilde hastaydı. Bazı tayfalar geri gelmemek üzere kaybolmuş, bazıları çıldırmıştı. Hepsinden tuhaf olanı 5 kişi geminin yarısındaki metal içerisinde erimişlerdi. Söylentilere göre sadece geminin görünmezligini saglamak isterken, maddesini çözmüşler ve onu başka bir yere taşımışlardı. Yine iddialara göre gemi birkaç saniyeliğine değil dört saatligine gözden kaybolmuştu ve gemi bir teoriye göre zaman içinde, bir başka teoriye göre mekan içinde yolculuk etti. Nitekim deneyin ardından gemiyi Norfolk Virginia’ da görenler çıktı.

Genel kanaat zaman yolculuğunun imkans
ız olduğu yönünde. Bilim dünyasında yaygın olan görüşe göre zaman yolculuğu mümkün değil. Bununla birlikte genel kanı her zaman iyi bir rehber olmayabilir. Bundan yıllarca önce genel kanı insanın asla uçamayacağı yönündeydi; fakat şimdi insanlar uçabiliyor..

''Yok Oldu''  ve 640 km uzakta ortaya çıktı

   Molekül Transferi Gerçekleşti mi?

Farklı bir bilimsel bakış açısından U.S.S Eldridge gemisinin ışınlanması:

Aşağıda  Philadelphia deneyine dair Çetin BAL ve Bülent Aybek'e ait bilimsel ve teknik notların birleştirilmesinden oluşmuş bir makale yer almaktadır.

Daha önce de esrarengiz intiharıyla Dr.Morris Jessup'a zaman yolculuğu konusunda değinmiştik. Birleşik Amerika donanmasının da çok değer verdiği, büyük bir bilim adamı Jessup, 1943 yılında savaştaki Amerika'ya ''Yapay magnetik alanları'' deneyini aynı zamanda ''Birleşik alanlar teoremi''nin sınanmasını önerdi. Donanmanın isteği, bir geminin ''Görünmez'' olması, kamufle edilmesiydi.

Sözkonusu bu deney, çok güçlü bobinlerden, bir gemiye elektrik akımı yüklemek, böylece bu elektrik alana dik bir manyetik alan oluşturmak ve bu dipole alanda ''iç uzay''  ya da ''Tünele girip, tünelin başka bir ucundan çıkmak'' diye özetlenebilirdi.

Güçlü bir magnetik alanda, atomlar kafeslerini parçalayıp, uzay-zaman içinde yürürlerdi (Tayyı mekan- ışınlanma). Böylece yer-zaman koordinatlarının dışına çıkan  bir nesne  görünmez olacaktı. Donanmanın büyük finansmanıyla deney yapıldı.

Elektrik akımı verilen çıkarma gemisi tayfaları ile birlikte gözden silindi. Gemi üç dakika sonra 620 km. uzaklıktaki Norfolk limanında gözüktü ve yeniden gözden kayboldu. Daha sonra sıçramalı olarak  bir çok yerde ''hayalet gemi''  olarak görünüp yok oldu ve yeniden  limanda belirdi. Bu arada deneyin acı sonucu bir çok tayfa öldü.

Kalan tayfalarda bir çok tuhaf yetenekler gelişti. Böylece doğadaki (Bermuda olaylarında olan) magnetik fırtınaların tıpatıp laboratuvar benzeri yaratılmıştı.Bu aynı zamanda serap gibi görünüp kaybolan uçak ve gemilerin ya da içindeki kimselerin ''hayalet araç, ses ve imdat çağrılarını'' açıklıyordu.Çünkü bu gemi de  hayalet gibi sıçramalı hareket etmiş ve zaman içinde, büyük mesafeler aşarak beş dakikada 1300 km. gidip gelmişti. Tayfaların bir çoğu, periyodik olarak yine magnetik alan etkisi kendilerine yöneldiğinde örneğin evlerinde ya da lokantada birden yok oluyorlar bir süre sonra yeniden görünüyorlardı. Duvardan da geçebiliyorlardı.Bazen de uzayları donup kalıyordu. Yani bir heykel gibi kaskatı kesiliyorlardı.O zaman onları ''topraklamak'' gerekiyordu.Böylece yine kendilerine geliyorlardı. Bu donma anında tayfalar, serbestçe uzayda gezdiklerini, çekimsiz alanda ''yükseldiklerini'' bulutların üzerinde karanlık bölgeye çıktıklarını söylüyorlardı.

Kaybolan tayfalarda öyle! ''Birden kendimizi bedenimizle birlikte uzayda buluyoruz. Sonra dünyaya düşüyor ve kaybolduğumuzu ileri sürdüğümüz yerde yeniden size görünmüş oluyoruz'' diyorlardı.

Söylediklerinin doğru olduğu acı bir gerçekle anlaşıldı: Bir gün pusula taşıyan bir tayfa birden donup kaldı. Arkadaşları ona dokunarak ''Topraklamak'' istediği anda tayfa alev alarak,  hiç bir iz bırakmadan her şeyiyle yanmış, ne kemiği ne organik bir kalıntısı, metalik bir artığı bile olmaksızın yok olmuştu. Jessup, yanan tayfanın yandığı zemin ve halı numunesini test yapması için yetkililere vermişti. Testler sonucunda, ''tayfanın uzayının''  yüksek uzaya, yani kozmik ışınların olduğu yüksek bölgelere kaydığı anlaşıldı.Çünkü halının numunesinde, dünyaya ulaşmaması gereken kozmik primer denen kainat ışınları bulundu. Bunlar dünyamıza inmeden yukarıda yani atmosfer katlarında engellenirlerdi.Oysa ''Dünyamıza'' inmişlerdi.Ya da yanan tayfa, atmosfer dışına çıkmış ve bu yakıcı kozmik ışınların isabetiyle alev almıştı!

Böylece tayfaların kimi zaman bedenleriyle ya da donarak muhayyeleleriyle uzaya çıktıkları doğrulanıyordu. Eski dinsel metinlerde mitolojilerde, masallarda eski yazıtlarda ve hikayelerde kendinden yanan yada kaybolan insanlardan bahsediliyordu. Bu insanlar kendi bedenlerini içine alan uzayın yada zamanın yürütülmesi ile  uzak mesafeler arasında anlık sıçramalar yapabiliyorlardı. Bu insanlar kendilerini iç uzaysal yolculuklar denen bir çeşit gravitik dörcüncü boyut tünellerini kullanarak hareket ettirebiliyorlardı.Tarih boyunca bir takım insanların, tünelleri aracılığıyla, bedenlerini dış uzaya taşıdıklarından söz edilmiştir.Açık havada iple göğe tırmanan ve yukarıda birden yok olan hint fakirinin sırrı, görünmez olanların sırrı hep ''Bu tünel ile iç-dış uzay arasında dolaysız bağlantıya'' dayanıyordu!..

Elektromagtizma suskun olmasına rağmen zaman /uzaysal çatlaklara neden olabilecek  fırtınalara elverişlidir.Yani evcil gibi duran elektromagnetik güç alanları, eğer patlatılırsa (aktive edilirse) ne olur? Elektromanyetik  gücün ''Tünellerle'' olan ilişkisi nedeniyle  ruhsal olaylara (psikokinetik paranormal fenomenlere) yol açtığını ve bilinç boyutuyla çok yakın ilişkisi olduğunu hemen belirtelim. Durgun bir sisteme, eğer aşırı elektriksel  yükleme  yapılırsa, bu doz sistemi galeyana getirir. 

Elektrik yükünün bir insan hücresinin yada bedeninin faaliyet alanı içinde yada bir cihazın bir bobinin kendisinde aşırı birikmesiyle, tünel, hemen o bölgeye uzanır. Çünkü elektromagnetizma patlaması tünelin girişinde olmak zorundadır. Bu sistem, örneğin atomlar olsun: yüklemenin yapıldığı elektrik alana dik bir magnetik alan kendiliğinden oluşur. Evrenin iki düzlemi ( Elektrik ve magnetik düzlemleri) olurken, üçüncü düzlem yani TÜNEL de ''Dipole'' olur ve üçü birleşir ''Dipolarizasyon'' ortaya çıkar, iş de zıvanadan çıkar. Atomların elektronları uzaykafeslerini parçalayarak çıkmak isterler. Ancak bütün sistem aynı aşırı etki altında olduğundan, çekirdek de tünele doğru kaçar. Yani atom sistemi  uzay-zamanda  sıçramalı olarak gezmeye başlar... Hiç bir mesafe tanımadan bir anda başka bir yerde var olur.Ta ki enerji sukunet bulup, deney sonlanınca normale dönmeye çalışır. Ne var ki sistem, tünele bazı kaçaklar verir, tünel de onlara sahip çıkar, ayrılmaz. Tayyı mekan (Teleportation) bu mekanizmadan ortaya çıkar.Denenen varlık görünmezleşir, (Demateryalize  olur)  başka bir yerde görünür.(materyalize olur.) Magnetik fırtınalar böylece uzay yürüyümünün yanında zaman abberasyonları denen zaman karışmalarına neden olur. Bu da elektromanyetizma gücünün patlamasıdır.Çekim kuvvetinin patlaması ise bir karadelik şokudur ki, karadelikler doğrudan tünel ağzı olup , magnetik fırtına kaynağıdırlar. Mekan ve zaman bir olay noktacığını ifade eder. Bu eylemsel hız noktasına bir kuantum noktası demek uygundur. Magnetik güç bir alan hacmidir. Bu alan gerçekte bölünemez bir güç hacmini ifade eder.Bu alanı her ne kadarda biz kuantum paketlerinden kurulu düşünsekte!  Enerji bütündür. Geometrik çerçeve içinde bölünemez ve noktasal ayrışmaya uğratılamaz. Damlalar şeklinde bir denizi ayırsakta neticede damladaki ve denizdeki mahiyet aynıdır.Işık yada elektromanyetik güç alanıda kuantum birimlerinden kurulu gibi düşünülsede temelde birleşik tek bir hacmi ifade eder.

Bu magnetik güç, boyutların eksen enerjisini ifade eder. Kuantın seçtiği kanalı da bu magnetik plan belirler.Magnetik alan aslında maddeye ait üç boyutluluk ötesindeki boyutlarla bağlantı halinde olan ( geçmiş ver gelecek uzay zaman topolojileri)  geometrik  bir şablona sahiptir. Zaman yolculuğunu sağlayan ve  zamanda bilgi aktarımını sağlayan şeyde evrendeki- boyutlar arasındaki bu  iç içe olan birbirinin içinde devam edegiden titreşimsel bütünlük  birlik ve bu elektriksel bağdır. Magnetik alan aslında kendi titreşimsel yankısı içinde  madde ötesi  dediğimiz boyutlar arası bir geçiş ve bağlantı noktasıdır. Bu magnetik kuantum noktaları farklı uzay ve zaman noktalarını irtibatlayan  bir kapı vazifesi görür. Her kuantum noktası üçüncü boyuttan dördüncü boyuta açılan bir kapıdır. Ama aktive edildikleri taktide!

Bizler maddeyi vareden boyutsuz nur enerjisi denebilecek evrenin özüne ait bir enerjiyi bu ışıktan hızlı hareket eden titreşen enerjiyi algılayamayız. Bu enerjiyi( zamansız ve mekansız özü) ışık hızında biz magnetik alan olarak algılarız. Magnetik alan madde ötesinin bir uzantısı ve yankısıdır.. Kendine ışık hızında bir ''beden''  gerekir ki, bu da ''Elektrik Alan'' dır. Her ikisi durgun (Statik) olarak vardır. Fakat bir araya gelince dinamik elektromanyetik alanı (ve gücünü) oluştururlar. Elektrik ve magnetik alanın bir düzlemde birleşmesi...! Ayrıca birbiriyle aynı düzlemde çakışık olan, Elektrik ve magnetik alanların iki ayrı düzleme kayması da mümkündür.O zaman buna dipole yasası diyoruz. İki alan da bir arada olmakla birlikte, bu durumda bağımsız olarak her ikisi de kendi evrenlerindedirler, fakat iki düzlemin kesişme çizgisinde (dalgaların düğüm noktasında) birbiriyle ilişkilidir.

Alanların aktivite edilmesi demek belli radyo frekanslarında radyoaktif bir enerji alanı oluşturmak demektir. Bir RF vericisine ait bobin çevresinde oluşan elektromanyetik alanlar gibi. Aktivasyon anında elektrik alan yatay konumda magnetik alansa dikey bir konumdadır.Her iki alanda böylece dipole halde bir aradadırlar.Tünel ise bir dördüncü boyut doğrultusundan her iki elektrik ve magnetik düzlemi dik bir açı ile keser!( Evrenin üçüncü düzlemi) Bu üç alan birbirine 90 derecelik bir açıda polarize ( kutuplaşmış) hale gelirler.

Elektrik ve magnetik alanlar statik olduğu gibi, dinamikte olabiliyorlar. Bunlar ya aynı düzlemde çakışıktır.( elektromagnetik radyasyon) yada dipole'dir. (Birbirini dik kuşatırlar.). Ayrıca bunlar bir de polarite ve polarize çiftler oluştururlar.

Magnetik  güçlerle hız arasında inanılmaz bir orantı vardır. Magnetik kanallarda enerji yığılması eğer çok büyükse akıl almaz  karadelikler ( yapay solucan tünelleri ) oluşur, ve uzay -zaman o noktada içe bükülerek cisimler bu eğri uzay-zaman geometrisi içinde tünel boyunca yürütülerek ortadan  kaybolurlar. Maddelerin ışınlanabildiği ( Teleportation) olaylar oluşur ve geometrik çizgilerde cisimler atlayarak yer değiştirir. Bermuda üçgenindeki fırtınalar, Philadelphia deneyindeki gibi bir geminin ve tayfalarının gözden silinmesi, cisim yoğunluğunun sıfıra ulaşması, uzay-zamanda ''Hayalet sıçramalar'' yapması bu magnetik alan şiddetiyle orantılıdır. Güçlü ve özel bir magnetik alan, cismin yoğunluğunu tünel'e aktararak, çekimi ve bütün güçleri yenebilir.

Şeytan üçgenleri olarak bilinen bölgelerde doğada böyle magnetik fırtınalar olduğunu ve bunların zaman çarpıklığına  ve taşıt kaybolmalarına neden olduğunu, okuyucu duymuş olmalıdır. Trafiğin en yoğun olduğu ''Bermuda'' yöresinde yöresinde, özellikle daha çok uçak ve gemi kaybı gözlemlenmektedir. Felaketten kurtulanlar ise, bu magnetik fırtınayla teğetleşmişlerse, mutlaka abberasyon denen zaman kaymalarına uğramaktadırlar.

Tüm bunlardan da anlaşıldığı gibi görünmezliğin boyut değiştirmenin yada mekanda anlık yerdeğiştirmenin yada uzayın yürütülmesinin bilimsel mekanizması tamamen enerjitik alanların esrarengiz etkileri olarak karşımıza çıkmaktadır. Sonuç olarak ''birleşik alanlar kuramı'' nın da öngürdüğü bir çerçevede olağanüstü şiddetli magnetik alanlarda maddeler boyutlar arasında yerdeğiştirebilmektedirler. Kendi dış uzayından iç uzay tüneline doğru kayan cisimler dış uzayda görünmez oluyorlardı.

Bir elektrik alanı çok iyi belirleriz ve tanımlarız. Ama magnetik alanın ne olduğunu halen bilmeyiz. Magnetik alanı mıknatıs akıları olarak görürüz! Ama bu akılar neyin nesidir? Aynı akılar insan bedeninde  güçlü bir bio- magnetik alan (kirlian fotoğrafcılığı) oluşturur. Güçlü bir magnetik alan, elektronları kafesinden kopardığı için her şeyi zaman- mekanda bir anda yürütür (Bermuda üçgenindeki taşıt kaybolmaları gibi..)

Elektrik ve magnetik alanlar, bir mıknatısın iki kutbunun akıları arasında yer alır. Biri artı diğeri eksi ile gösterilen iki şarjı (yükü ya da mıknatıstaki gibi iki kutbu N-S) vardır. Düalite ve polarite ikiciliği yüzünden elektrik ve magnetik alanlar biri yatay, ötekisi ona dik olarak teşekkül ederler. Metal ya da bobin gibi bir nesneye yüksek elektrik verildiğinde, onu dik bir magnetik alan kuşatır. (Dipol: Çift kutupluluk)

Güçlü magnetik alanlar bizi zaman- mekan içinde sıçramalı olarak gezdirir.Bir aracın yüklendiği magnetik aşırı enerji, kesikli deşarj olmakta  ve bu yüzden aracı zaman -mekan içinde gezdirmektedir.

Evrenin üçüncü düzlemi olan tüneller mekanın dördüncü boyutunu ifade eder. Biz tünel girişlerini yani bu solucan deliği ağzını hep noktasal kuantlar olarak gördük! Kuantları noktasal tekillik olarak hep algıladık. Uzay zaman çizgilerinin birbirini kestiği noktalarda kuantsal birimler tezahür etmektedir. Bu noktalar  elektrik ve magnetik çizgilerle taranan  bir  üç boyutlu yüzey alanını oluşturmaktaydı. Bir örümcek ağı gibi! Evrenin geometrik çatısı bu elektrik ve magnetik alan vektörlerinin bir araya gelmesi ile oluşturulmuştur. Uzayın dışına yani iç uzay dediğimiz dördüncü boyuta doğru çıkma girişimimizi yalnızca uzayın çapı doğrultusunda başarabiliriz. Bir bakıma bir elma kurdunun elmanın diğer yüzüne çevresinden dolanarak geçmek yerine bulunduğu yerden bir delik açarak bir tünel boyunca diğer tarafa ilerlemesi şeklinde bu yerdeğiştirmeyi düşünebiliriz.( kestirmeden bir yol, solucan deliği) Böylece ışık hızını geçmeden evrendeki topolojik eğrilikleri kullanarak bir uzay/zaman bükülmesi ile  ışıktan daha hızlı değil ama daha çabuk  bir şekilde diğer tarafa ulaşabilme şansımız var. Uzay ve zaman kendi üstüne kapanan küresel bir eğriliktir.

Evrenin kayıp düzlemi olarak nitenlendirdiğimiz mekanın saklı dördüncü boyutu, bizim teğetleştiğimiz üçüncü düzlemde yer alır. Evreni üç düzleme ayırmak mümkündür. Elektrik, Magnetik ve Gravitik. Evrendeki her kuant noktası bu saklı boyutun kendisi yani TÜNEL oluverir. Oraya ( bu iç uzaya)  geçmek  için, UZAY ÜSTÜNE çıkmak,  ve dış uzay küremizin çapı doğrultusundaki TÜNELE girmek gerekir. Bunun ne demek oduğunu yine bilinen bir basit idealize deneyle kavrayalım:

On gün boyunca gideceğiniz  bir çöl düşünün sevgili okurlar:

Bu çölde iniş -çıkışlar ve engebeler vardır. Hızınız sabit olduğu için , örneğin saatte 10 km. yapabildiğiniz çölü, ancak  on günde geçebileceğiz. Çölün sonunda da bizim bulacağımız bir ''GELECEK'' var. Işık böyle bir şeydir işte!..

Bu çöl yani engebeli uzay-zaman içinde  sabit ve değişmez hızıyla  (saniyede 300 bin km.) yol alarak, uzayı (ya da buradaki örneğimizle) çölü 10 günde geçer. Çünkü uzay, çekim yüzünden engebelerle doludur, düzlüğü hiç yoktur. Ama biz çölü yürüyerek geçmekle şartlandığımız için (iki boyutluda yürümek kaydına  düştüğümüzden) çölü on günde geçeceğimizi sanıyoruz.

Eğer bir balonumuz olsaydı bir kaç günde, eğer bir uçağımız olsa on dakikada, roketle saniyelerde ve ışık hızıyla  saliselerde alacağımız bu uzay yürütülmesi olayı, aynı zamanda ''Evrenin dışına'' yani bir üst mekan boyutuna geçmek demektir.

Örneğimizi, bizim vurgulamak istediğimiz yönde kullanmak istersek , mekanın  ''Dördüncü'' boyutu olan tünelleri anlatmak isteriz.

En, boy, yükseklik dışında bir de ''Tünel'' boyutu olan evrenin ''kayıp bir üçüncü düzlemi'' vardır. Gerçektende evren iki düzlemlidir. İki boyutlu evrenlerinde yaşayan kalınlığı olmayan gölge insanlara nasıl ki, üç boyut  hayalle canlandırılamaz gelirse ve hacim kavramından bir şey anlamazlarsa, aynı şey bizim için de geçerlidir:

Mekanın dördüncü bir boyutu, nasıl bir şey olabilir ve neyin nesidir?  Mekanın dördüncü boyutu, tüm paralel uzayları dikine olarak kesen Tünel sürecidir, evrenin de saklı üçüncü düzlemidir. Bizler mekanın dördüncü boyutu olan TÜNELLERİ göremeyiz. Zira tünelleri değil; onların kuant denen noktasal kesitini görüyoruz. Noktaya ise ''Boyutsuzdur''  diyor ve es geçiyoruz. Oysa nokta, kendisine baktığımız Evren Düzlemine göre değişir bir boyut kesitidir. Yani gözlemcinin bakış açısına göre algılanır. Örneğin nokta ''boyutsuz'' mudur, veya kuantlar sadece noktasal mıdır, bunu araştıralım.

Boyut yönlere uzanım demektir. Bir boyutlu demek bir yöne uzanımdır.( uzunluk, çizği, doğru, kalem gibi skaler, lineer ya da dalga çizgisi, kartezyanizmde x apsis).Bu boyut tek bir çizgi ile tanımlanır.

İki boyutlu iki yöne uzanım demektir.(En ve boy çarpımından oluşan alan-yüzey, kitap gibi genişlik içerir. Kartezyanizimde y ordinatı ve açısal tanımlamalar). Bu boyut ise en az iki çizginin bir dik açı oluşturacak şekilde kesişimini içerir. İki uzay boyutunu ifade eder.

Üç boyutlu üç yöne uzanım demektir.( En, boy ve yükseklik çarpımından oluşan hacim, küp, kürsü) Bu boyut en az birbirini dik açıda kesen üç ayrı  boyutu ifade eder.Yani üç boyut  yükseklik boyutu derinlik, kalınlık olup, bir şeyin uzayda kapsadığı oylumu anlatır. Kartezyanizmde bu olgu z eksenidir.

Nokta ise  hiç bir yöne uzanmadığı için boyutsuzdur. Matematik ve arapça değeri sıfırdır. Noktanın serüvenini anlatmak için  düşünsel bir deney yapalım:

Bize bir ''Nokta'' gösterilmiş olsun. Ama bu noktaya baktıktan sonra, bakış açımızı dik doğrultuda değiştiriyoruz. O zaman, bu noktanın bir kalemin tepesindeki yuvarlak  olduğunu görüyoruz. Böylece boyutsuz ortamdan  tek boyutlu (x) düzlemine geçiyoruz.  O zaman tek boyutlu kalem sandığımız şeyin, bir KİTAP'ın sırtının  ''Enine kesiti'' olduğunu görüyoruz.

Böylece kitabın bir ''Alanı'' olduğu için  (önce boyutsuz nokta, sonra bir kelem gibi tek boyutlu) uzunluk sandığımız şeyin  bir kitabın en ve boyundan oluşmuş iki boyutlusu olduğunu seziyoruz. (y düzlemi).

Sonra başka bir açıdan baktığımızda  başka bir düzleme geçtiğimizde,  o kitabın  kitap değil; bir KÜRSÜ'nün ''Üstünün kesiti''  olduğunu görüyoruz. Böylece Hacim yani 3 boyutluluk kavramına ulaşıyoruz. (z düzlemi).

Her bakış açısından, (evrenin hangi boyutlarında olduğumuzdan ya da görüşlerimizden ) nokta sandığımız bir şeyin aslında nokta değil, çok boyutlu olduğunu sezebiliriz. Evren kapalı bir küreye benzer.Küreseldir ve küresel cisimlerden oluşmuştur. Kürenin ise üç boyutu vardır.( yüzeyi iki boyutlu; çapı üçüncüsüdür.)

Dolayısıyla bir küreyi çevre-çap ilişkisinden  oluşmuş bir çember olarak basitleştirelim. Çemberin çevresi bildiğimiz  evrendir. Biz orada yaşamaktayız, her cisim onun üzerindedir. Uzayın kendiside dünyamızın bir benzerindedir. Evrendeki bütün cisimler, yıldızdan ibaret süsler, hep bu  evren kabuğunun yüzeyindedir. Demek ki, ne yaparsak yapalım, o İKİ BOYUTLU yüzeyde kalıyoruz. Tıpkı gazeteye fotoğrafı basılan insanların gazete kağıdının dışına çıkamamaları yada aynaya hapsolmuş sahte bir derinliğe sahip iki boyutlu  görüntümüz gibi. ''Resim gibi kalınlıksız o insanların ÜÇÜNCÜ BOYUT/Hacim'' kavramına inanmalarını sakın beklemeyin ... Aynı şey, bizim de evrenin üçüncü düzlemi, ya da MEKANIN DÖRDÜNCÜ BOYUTU içinde geçerlidir.

Biz dünyadan Ay'a gidiyorsak, yada bir yıldıza doğru roketimizle yol alırken, evren küresinin dış yüzeyinde yol alan iki boyutlu yaratıklar gibi üç boyutlu uzay zemini boyunca  bir çember üstünde hareket eden bir karınca gibi bir yay mesafesi alırız. Bu mesafe hem uzayda hem de zamanda alınan radyal mesafedir.

Ama bunun dışında ikinci bir bakış açısı da evrenin çapına geçmektir. İşte bu çap iç uzaydır ve zaman mesafe ile ilgisi yoktur. Dış uzay yerine (evrenin kabuğu) bir iç uzay anlamına gelir. Bu çap ''DİKİNE'' bir uzunluktur.

      

Bu çap, çemberimize her noktadan  dik inmekte ve bizimle teğetleşmektedir. Çevre/çap ilişkisi  ise sihirli ''Pi'' sayısından geçmektedir. Bu çapın bize değdiği teğet noktasında  ışık zerreciği denen ( kuant) şeyleri  boyutsuz nokta olarak görmekteyiz. Ne var ki, o çapa geçtiğimizde bu noktaların nokta değil, SOLUCAN TÜNELİ uzunluğu (Tek boyut) olduğunu görüyoruz. İşte Worm Hole denen bu tüneller, gizli uzay/zaman geçitleri bizim evrenimizi yukarı katmanlara bağlayan bir özel yoldur, mekanın dördüncü boyutudur. Yıldızlara uzanan yada açılan bir kapıdır. İç uzay tüneline giriş ve çıkış kapılarıdır Kuantlar!

Bu çap tüneli, bize diktir ve hiç bir mesafeyi, hiç bir zamanda alan karadelik tünelimizdir.Evrenin de üçüncü düzlemidir. Elektrik ve manyetik çizgileri dördüncü boyut doğrultusunca dik kesen bir gravitik eksen çizgisidir. Biz bunu solucan deliği tüneli olarak yada  bir dördüncü boyutta üst üste binen paralel evrenler ve farklı zaman tabakalarını dikine keserek  aşağı ve yukarı yol alan  bir asansör boşluğu gibide düşünebiliriz.

 Dünya üstündeki bildiğimiz alışıldık yerçekimi kuvvetide aslında üç boyutlu uzayın dördüncü boyuta doğru eğrilmesini ifade eden bir kuvvet etkisidir.Aslında dünya, enerjinin parçacıksal karekter kazanmış halidir. Yoğunlaşmış bir enerji kütlesidir.Ve dünyanın yerçekimide ucu açık olmayan kapalı bir uzay/zaman eğriliğini ifade eder. Dünyanın ''parçacıksal merkezi kütlesi'' yerçekimsel uzay zaman eğriliğini düğümleştirerek kendi üstüne kapatır ve dördüncü boyuta geçiş vermez. Ama maddesel bir parçaçığa bağlı  kütleçekimsel uzay/zaman eğriliği yerine parçacıksal bir kaynağa sahip olmayan serbest uzay/zaman eğrilik alanları yaratılabilirse bu alanlar içine giren cisimler ortadan kaybolurlar. Böyle bir ortadan kayboluşun anahtarı ise uzayın bir noktasında serbest elektromanyetik bir deşarj yaratmaktır. Uzay/zamanda bir noktaya aşırı elektromanyetik  güçte bir yük bindirildiğince bu olay o  uzay koordinatlarına  bağlı zaman fazını değiştirerek  deşarj alanı boyunca o uzay alanını içine alan bir ''zaman değişimi küresi'' yaratır. Fotonların yada evrenin yapı taşı olan kuantların yoğunlaşma biçimleri o noktada dalgaların düğümlenerek bir parçacık olarak ifade edilen kapalı bir uzay/zaman geometrisi eğriliğimi( Geon)  yada  parçacıkların dalgalar içinde kaybolduğu bir uzay/zaman eğrileşmesimi olacağını belirler. 

Gerçi zaman/uzay sürekliliğinde bir değişim o uzay/zaman kalıbını belirleyen ''dalgalar denizi''ninde sıfır ve negatif denebilecek bir yoğunluk düzeyine geçmesi demektir. Tabi bu sembolik bir ifadedir. Çünkü negatif yada pozitif olma durumu farklı zaman uzay düzeyleri arasında yerdeğiştirmeleri sembolize eder. Burda negatiflik göreli anlamda kullanılmıştır. Bülent Aybek hocamızın kitaplarında bahsettiği gibi bir ''eksi kütle, negatif kütle'' olgusundan bahsedemeyiz. Ben bu ''eksi kütle yada soyut kütle'' kavramına karşı çıktığımı belirtmeliyim.  Salt matematiğin tüm çıkarımlarını doğru sayamayız! Başka alemlerin farklı zaman sürekliliklerini biz negatiflik  yada yokluk olarak algılarız. Negatif yada pozitif olma durumu uzay/zaman içinde bir potansiyel fark yaratmak demektir. Zamanın lineer (doğrusal) akışına bir noktada müdahale hemen o noktada bir zaman kavisi yada eğrileşmesi doğurabilir. Ve o noktalar içindeki cisimler farklı zaman perdesi yaratımı altında görünmezlik kazanabilirler. Aslında olan şey  ''Elektromanyetik düzeyde bir zaman değişim küresi'' yaratmaktır. Uzay/zamanda bir nokta diğer bir noktaya göre farklı bir zaman çerçevesi kazanabilir. Fiziksel kütle olarak maddi dünyada kaybolmanın sırrı bir ''zaman değişimi'nde'' saklıdır. Madde boyut değiştirirken bizim boyutumuzdaki yoğunluğu sıfıra doğru inerken karşı alemde beliren maddenin yoğunluğu gittikçe artar ve o alemde cisim maddeleşir ( materyalize olur). Bizim boyutumuzda ise cisim ortadan kaybolarak yok olur. ( demateryalize olur). Boyut değiştirme yada ışınlanma kavramları gündeme geldiğinde  kaybolan cisme ait molekülllerin, atomların, elektronların ayrışması  gibi düşünülür  bu olaylar! Oysaki boyut  değişiminde yada ışınlanma yada ''zaman/uzay kayması'nda'' olan şey cismin enerji yoğunluğunu ile orantılı olan  titreşim hızının değişmesi olayıdır. Bunlar aslında çok detaylı madde, enerji, uzay ve zaman mühendisliğini içine alan konulardır. Bunlarla bağlantılı olarak bir dördüncü boyut yada onun içinde düşünülen paralel evrenler yada farklı zaman boyutları gerçeğide tam olarak anlaşılamıyor malesef. Bülent Aybek hocamız bu ışınlanmayı yada iç uzay tüneli boyunca olan uzay/zaman yürütülmesini maddelerin elektron ve çekirdeklerine ayrışıp gitmesi olarak düşünmektedir. Ama bu şekilde bir madde transferine katılmadığımı söylemeliyim. Madde tünel boyunca yürütülürken orijinal yapısını bozmadan içindeki yolcularla birlikte  uzay/zamanda  anlık atlamalar yapabilir.Tünel boyunca yol alan  uzay gemisindeki insanlar yolculuk boyunca şuurlarını bir an olsun yitirmeden bu yolculuğu tamamlarlar.

Tünel dediğimiz iç uzaya geçmek denen kavramlarda aslında pratikte  söylenegelenden çok daha farklı hallerdir. Biz uzay/zamandaki bu anlık yerdeğiştirmeleri  ancak  en yakın sembolik ifadelerle anlatabiliriz. Yoksa uzayda ve zamanda  parmağımızı içine sokup oynatabileceğimiz bir tavşan deliği yoktur. Yada bir alt üst geçit merdivenleri basamakları yada kablo gibi tünel şebekeleri  söz konusu değildir. Bunlar bariz gerçeğe  en yakın izafi tanımlamalardır.Yerçekimi, uzay ve zaman, magnetik enerjiler ve hız  arasındaki bağlantılar tam olarak tanımlanabildiğinde bunlar arasındaki uyumun belli güçlerle kasten bozulması sureti ile devasa uzay gemilerini  bir yıldız sisteminden diğerine çok kısa sürelerde ışık hızı ve daha üstü hız seviyelerinde hareket  ettirmek mümkündür.Evren kendi içinde dengelenmiş uyumlu bütün bir sitemdir.Işığın hızı, ve kozmik olaylar karadelikler, boşluğunun enerji yoğunluğu ve zamanın akışı ve bir takım kuantum olayları belli sabit kaideler içinde çalışırlar.

İşte insan zekası bu dengeleri kendi lehine geçiçi olarak bozabilme  ve kullanabilme kudretine sahiptir. Atom bombası gibi, atom çekirdeğinin  güneşteki nükleer tepkimelerin  benzerini yaratmak adına kontrollü bir şekilde patlatılması gibi! Uzay/zaman dokumasını bozan karadeliklerdeki  fiziği kullanarak taklit ederek  kendi yapay yerçekimsel güçlerimizi yaratarak uzay/zaman dokumasına bir takım müdahaleleri sağlayacak  büyük uzaklık ve mesafeleri bir anda atlamaya  yakınlaştırmaya olanak sağlayan teknolojileri geliştirebiliriz. Yapay yerçekimi jenaratörleri yapılabilir. Zaten antiyerçekimi  jenaratörü ( antigravitasyon ) diye bir şey olmaz! Çünkü yerçekimi uzay/zaman dokumasının dünya çevresinde kapalı bir eğrilik oluşturacak  şekilde bükülmesini ifade eder. İşin içinde üçüncü boyuta katılan bir dördüncü boyut kavramı yani olgusu  vardır. Burda mesele doğrudan  uzay/zaman geometrisinin ''güç alanları''  ile kontrol edilebilmesi mantığının esas alınması gerektiğidir. Dünyayı yani gezenenimizin yerçekimsel kuvvet alanını  baz alarak bir karşıtçekim (antigravity) alanı yaratmayı düşünmek  yanlış çıkış noktasıdır. Böyle bir düşünce deneyini öncelikli olarak yıldızlar arası yerçekimsiz bir ortamda tasarlamak daha doğru olur. Yıldızlar arası boşlukta bir uzay gemisi düşünelim. Bu uzay gemisi devasa cüssesi ile uzay/zamanda bir yer kaplar. Bu uzay gemisini aynen denizin dalgaları üstünde sörf yaparcasına uzay/zaman geometrisi içinde yaratılacak yönlendirilmiş odaklanmış bir gravitasyonel bir dalganın peşine nasıl takıp hareket ettirebiliriz? Önce bunu düşünmemiz lazım! Yerçekimsel dalgalar ışık hızında hareket ederler.

Uzay boşluğunda öylece duran bir aracı uzay/zaman dokuması içinde nasıl bir güçle yada yakıtla  hareket ettireceğiz? Dış ortama nasıl bir tesirde bulunup  uzay aracını bu ortamda hareket ettirebiliriz? Bu hareketin içi hava dolu bir balonun birden bırakılmasıyla uçmasına benzemeyeceği yada bir jet motorunun yanmış patlayan gaz akımlarını dışarı püskürterek olmayacağı kesindir.Uzay ve zaman dokumasına etki edebilecek güçler sadece elektriksel manyetik yada elektromanyetik alan güçleri şeklinde olmalıdır.Bir alansal gerilimi yada dokumayı yine karşıt bir alansal gerilim yada gücü  kullanarak etkileyebiliriz ancak! Bir elektrik alanını yine bir elektrik alanı  ile etkileyebiliriz. Uzay/zaman dokumasının tabiatını mahiyetini incelemek lazım. Uzay ve zaman dediğimiz geometrik kafesin yada dokumanın kendisi elektriksel ve manyetik çizğilerin bir kaynaşmasını ihtiva eder. Yani elektromanyetiktir! Öyleyse doğal bir elektromanyetik gücü yine başka bir yapay elektromanyetik güç kaynağı ile baskı altına alarak ona tesir edebilme söz geçirebilme imkanımız olabilir. Yani bu ne demek?  Bu açıkca alanların karşılıklı rezonansı ve kaynaşması prensibi demektir!

Buraya kadar anlattıklarımızda temel sorun şu ki aracın içinde yer aldığı uzay/zaman çizgilerini  içine alacak şekilde araçtan dışa doğru yayılan bir güç alanı  üretecek teknik donanımın nasıl olması gerektiğidir. Biz burda enerjiyi atılıp püskürtülen bir güç kaynağı olarak kullanmayıp aracı içine alan elektromanyetik bir alan kaynağı olarak kullanacağız. Araç kendisini saran içine alan bir GÜÇ ALANI üretmek zorundadır.

Elektrodinamik bilgisine göre uzayda ivmeli hareket eden bir elektron çevresine elektriksel bir alan neşredecektir. İvmeli elektron hareketinden dolayı bu elektrik alanı dik kesen bir magnetik alan da meydana gelir.Sonuç itibarıyle dairesel ve helezonik kanallarda ivmeli hareket eden elektron  akımları çevrelerine güçlü elektromanyetik dalga etkisi yayımlayacaktır. Böylece bu  manyetik tesisatın kurulu olduğu bir uzay gemisi elektromanyetik bir örtü ile çevrelenmiş olacaktır. Süper iletken borulardan yapılma bobin sistemleri yada fluoresan tüpleri andıran dairesel kanallarda değişik gazlar elektrik deşarjları sayesinde yada elektron plazması dolu helezon tüpler içinde akış haline getirilen elektron devinimleri sayesinde çevreye (uzay/zaman dokumasına) tesir eden yüksek frekanslı elektriksel  akım alanları üretilebilir.

Bir uzay aracının ( zaman aracının) genel geometrik şekli o aracı hareket ettiren güç sistemi ile yakından bağlantılıdır. Bizim önerdiğimiz bu aracın dairesel, küresel yada bir diske ve topaca benzemesi daha mantıklıdır. Çünkü aracın iç cidarları bir çeşit  dairesel  akım halindeki elektronların içinde dolandığı dairesel güç tüpleri( iyon tüpleri) ile döşeli olacaktır.

Bu tesir noktasında devreye  enerji alanlarının frekans değerlikleri girmektedir. Enerji frekansları ve titreşim dalgalarının doğasını çözümlemek lazım. Madde ve enerjinin temelinde minik  noktasal kuantların çevrim hareketleri ve hız frekansları yer alır. Kuantlar (fotonlar) elektriksel bir şarja sahiptir. Ne kadarda kütlesi yok densede bir elektriksel şarjı vardır. Bir kuantın kendi içindeki spinsel çevrimsel dönüş yönleri ve hızları onun anti madde boyutundamı yoksa madde boyutundamı yer alacağını belirler. Uzay/zaman süreklisi boyutsal bir çatı ise bu çatının geometrik kafes hatlarının hangi boyutu çizeceğinin bilgisini taşır bu kuant hareketleri! Evrenimizi ÇAP doğrultusunda kesen TÜNEL dediğimiz şeyin daha teknik dille ifadesi ise işte bu kuant hareketlerinin hız değişimlerinde gizlidir. Bir uzay noktasına (kuant) bağlı zaman çerçevesini ( AN sal nokta) çizen şey bu değişik kuantik titreşim hareketleridir. Zamanın sarkaç hareketini belirleyen şeyde bu kuantların salınımlardır. Bu temel düzeydeki ışık dalgalarının her bir çarpıntısı her bir AN'a - zaman kuantumuna karşılık gelen bir nabız atışını ifade eder. Üçüncü boyuttan dördüncü boyuta geçmek demek temel zaman dalgasının nabız atış genliğinde bir daralma ve genişlemeye karşılık gelir. Daha üst boyutlara çıkıldıkça temel zaman dalgası atması genişler. Her boyutun kendini ifade eden -zaman akış hızını - ifade eden bir zaman kuantumu genişliği vardır. Zaman kuantumları yani boyutlar ikinin katları oranında yükselirler.Zamanın geçişi aynen kalb atışları gibidir.

Zaman dilimleri birbirini takip eden göldeki dalgalar gibidir. Zaman, boyutsallık kazanmış uzay demektir  aslında! Yüksek bir uzayda (hyperspace)  içiçe yer alan uzay tabakaları gibi! Dördüncü boyut içinde dizilen üçboyutlu hologram plakaları gibi! ''Zaman'' bir açıdan  dördüncü boyutta iç içe geçmiş, üst üste binmiş  üçboyutlu hologram dalgaları  örüntüsüdür.Zamanda yolculuk ise bir üst uzayı kullanarak kendi uzayımızın bir zaman plakasından diğerine sıçramak demektir.Mesafe ölçüleri gibi bununda ölçüleri açıları koordinatları bilgisayara girildiğinde bir uzay gemisi zaman ve uzaydaki sıçrama açısını yönelimini bu değerlere göre gerçekleştirir. Bu bir uçağın iki boyutlu pistten kalkıp üç boyutlu havada  yere göre rota ve koordinat ayarı yapmasına benzer. Prensipte üçüncü boyuttan dördüncü boyuta geçişte bir uçağın iki boyutlu pisten havalanması gibidir.

Eğer bir uzay gemisini böyle bir uzay/zaman dalgası yada atması üstüne bindirip yürütebilirsek o zaman simgesel olarak bir parçacığı gravitasyonel dalgalar sayesinde uzay dokuması boyunca sörf yaptırıp hareket ettirmiş oluruz. Bu hareket tarzında uzay gemisinin uzay içinde hareket etmesinden ziyade uzay gemisinin içine girdiği uzay/zaman dokumasının bir yöne doğru çekilip kaydırılması ve yürütülmesi sökonusudur. Böylece dolaylı yönden o uzay/zaman çizgileri içinde yer alan gemide o uzay/zaman dokumasının bir parçası olduğundan alanla birlikte uzay/zaman boyunca bir ötelenme hareketi yapacaktır. Güç alanlarının yapay kontrolü ile denetim altına alınan   aracın içine girdiği -içinde yeraldığı ''yerel uzay/zaman çizgilerinin'' yada uzay/zaman çerçevesinin maksatlı olarak bir yöne doğru  bozulup asimetrikleştirilmesi ile araç o yöne doğru yerçekimsel asılım kuvveti hissedecektir.Ve o yöne doğru kayacaktır.

Kendi gezegenimiz üstünde yeşil çimler ortasında duran böyle bir araç bir kontağın çevrilmesi ile araçtan taşan  elektromanyetik güç alanları sayesinde  görünmez alan hatlarının üstünde,  alan  genişliği boyunca havaya yükselecektir. ( levitasyon, antigravitasyon). Eğer ölmeden önce NASA yetkilileri ile görüşme imkanım olursa bu sistem hakkında daha detaylı bilgileri paylaşmak isterim. İnsanlar maalesef burda anlattığımız şeyleri henüz anlayabilecek şuur ve bilinç kapasitesine sahip değiller. Belki biraz zorlamayla NASA nın dikkatini bu çalışmaların devam ettirilmesine burda anlatılanların önem değerine dair ikna etme imkanımız olabilir. İnsanlık yıldızlara ulaşmak zordundadır. İnsanlığın geleceği bu çalışmalara bağlıdır.

Gezegen yüzeylerine hapis olmuş uygarlıkların hepsi bir süre sonra gezegenden ve güneş sisteminden gelen  doğal ve kozmik felaketler sonucu evrenden silinmeye ve yok olmaya mahkumdurlar! Öyleyse insan ırkı olarak gezegenin sığ ve dar yüzeyinden kurtularak uzayın engin boşluğunda  içinde yaşam olan koloniler kurmalıyız. Yıldızlar arası uzayda büyük bir şehri ve gezegeni içine alabilecek yıldız şehirleri kurmalıyız. Bu devasa  gemiler uzayda inşa edilebilirler. İçlerinde yüzbinlerce insanın barınabileceği yapay göllerin ve meyve bahçelerinin olduğu dünyanın doğal ortamını taklit eden  anagemiler inşa edebiliriz.

İnsanlar bu noktalara gelebilmek için kültürlerinde çarpıcı değişiklikler yapmak zorundadırlar. Dinsel inanç yobazlığını  ve ondan bir farkı olmayan materyalist  maddeci düşünceleride bırakmak zorundadırlar. İnsanlık evrensel  bir inanca sahip olmalıdır. Bu bütüncül holistik birlik inancıdır. Herşey ilahi evrensel bir ana zekanın içinde yer alır. İnsanlar ruhsal tabiata sahip varlıklardır.  İnsana ait zihin  o  herşeyi içine alan  makrokozmik zekayla bir ve bütündür. Kendi zihnimiz bir çeşit iç uzay tüneli ile o evrensel zihne bağlanır.O tünel boyunca yol almak  bilinçaltına yani hepimizi yaratan(yansıtan) ana kaynağa  inmek gibidir.Kimileri buna üst bilinç'te derler. Bilincin bilinçaltının evrenle olan bağlantısı çözümlendiğinde insanın ruhsal denen bir enerjiye sahip olduğu ve bu özsel kaybolmayan enerjinin tüm geçmiş ve gelecek zamana ait hatıraların hafızasını kendi içinde barındırdığını keşfedeceksiniz. İnsanlık reankarnasyon gerçeğini ruhsal evrim yasalarını ve dönüşüm süreçlerini ilerleme sürecini ve evrenler içindeki konumunu zamanla bilimsel gerçekler olarak keşfedecektir. Her dönemde ve çağda olduğu gibi her tür değeri, gerçeği kendi menfi düşüncelerine göre çarpıtan kullanan sömüren egoist insanlar mutlaka çıkacaktır. Henüz büyük kitleler tarafından kabül edilmekte ve  hazmedilmekte zorluk çekilsede  bu ruhsal nitelikli  bilgiler zamanla insanlık tarafından kabül görecektir. Hz İsa'nın ve Hz Muhammetin Hz Musanın ve Mistik bilge Buda gibi özlerin ne demek istediği bu evrensel bilgiler ışığında yeni bir boyut kazanacaktır. Bu ruhsal gerçekler  dinsel ve metafizik inanışlardan ve  anlayışlardan  çok  zamanla bir  evrensel bilgi felsefesi ve yaşam felsefesi halinde insanlarca daha net anlaşılıp kabül görecektir.

Üç Boyutlu Dar Dünyamız 

Çetin BAL: Nokta hareketle çizgiyi, çizği hareketle yüzeyi, yüzey hareketle cismi, cisim hareketle dört boyutlu bir küp olgunusu ve kavramını ortaya çıkarır. Burda dikkat edilmesi gereken temel kavram bilinen geometrik çatıya  katılan hareket ile o geometrik boyutsal  çatının yükselmesi ve genişlemesidir. Hareket olgusu üst bir mekan fikrini ortaya koyar'ki biz bunu ''zaman'' yada ''yerçekimsel kuvvet'' şeklinde zihinsel ve fiziksel olarak dolaylı yollardan duyumsarız. Zaman aslında psikolojik bir olgu olmasının ötesinde fiziksel dünyanın maddesine dahil olan maddenin boyutları ile ilişkili bir hadisedir.''Zaman''  yoğunlaşmış maddeye ait enerji kuantumları  düzeyinde kendini yansıtıp oluşturan dönüştüren uzatıp kısaltabilen bir çeşit enerji akımıdır. Bu açıdan ''zaman''  yerçekimi, mekan ve mesafelerle yakından ilişkili ve bağlantılı bir kavramdır.

  İçinde bulunduğumuz mekânı üç boyutlu (en-boy-derinlik) olarak tarif ediyoruz. İzafiyet teorisinin getirdiği anlayışla bu üç koordinata dördüncü olarak bir de zaman eklenmiş, toplam dört boyutlu bir kâinat tasvir edilmiştir. Boyut kavramını daha iyi anlayabilmek için tek boyuttan, yani 'doğru'dan başlayalım. Aslında bu tek boyutlu çizginin 'doğru' olması da gerekmez, herhangi bir 'eğri' de olabilir. Bir eğri üzerindeki herhangi bir noktanın konumunu tek bir sayıyla ifade edebiliriz. Meselâ, Ankara-İstanbul yolunu yaklaşık tek boyutlu bir hat olarak görebilir, bu yol üzerindeki her noktayı bir kilometre ile ifade edebiliriz.

İki boyuta örnek ise 'düzlem'dir. Bir masanın üstü (idealde) iki boyutlu bir düzlemdir. Masanın üzerindeki herhangi bir noktayı en ve boy koordinatları olarak iki sayıyla ifade edebiliriz. Bu düzlemin üzerine dik olarak bir de yükseklik çıkarsak üç boyutu elde etmiş oluruz. Üç boyuta örnek olarak bir küpü verebiliriz. Küpün içindeki herhangi bir noktanın konumunu tarif etmek için, belli bir köşe sıfır noktası (orijin) olarak referans alınır ve noktanın konumu x, y, z eksenlerindeki üç sayı ile ifade edilir.  Bir, iki ve üç boyuttan sonra tıkanıyor, yani dört boyutlu bir cisme örnek veremiyoruz. Bizim bildiğimiz ve kafamızda canlandırabildiğimiz dünya üç boyuta kadar çıkıyor. Daha yüksek boyutlu uzayları matematik diliyle ifade edip hususiyetleri üzerinde kafa yorsak da, bunu zihnimizde canlandırmamız oldukça zor. Bu sınırlılığı 1880'lerde hikâyeleştiren Edwin A. Abbott, Düz Ülke (Flatland) romanında iki boyutlu bir dünya anlatır. Bu dünya, bir kâğıt sayfası gibi yassı ve düz, yani iki boyutludur. Kare ve Daire Beyler bu dünyanın sakinlerindendir. Bu yassı fertlerin hareketleri, görmeleri, tasavvurları hep bu iki boyutlu dünyayla sınırlıdır. Meselâ Kare Bey, Daire'nin içini hiç görmemiştir; çünkü görebilmesi için Daire'yi çevreleyen çemberin bir yerinde açılma olması gerekir. Bir gün bu yassı, yani iki boyutlu dünyanın dışından üç boyutlu bir Küre, Kare Beyle sohbete başlar. Küre, Kare'ye üç boyutlu uzayı anlatmaya çalışır; fakat bir türlü anlatamaz. Sonra Kare'ye bir fikir vermesi için, Küre, yavaşça Kare'nin iki boyutlu dünyasının bir tarafından girip öbür tarafına geçer.

Suya batan bir top gibi, Küre iki boyutlu dünyada önce bir nokta şeklinde görülür (düzleme temas noktası). Sonra gittikçe büyüyen bir daire olur. Sonra tekrar küçülmeye başlar ve bir noktaya indikten sonra kaybolur. Kare, hayretler içinde kalsa da, üç boyutun nasıl bir şey olduğunu kafasında canlandıramaz, tâ ki bir şekilde hapsolduğu iki boyutlu dünyanın yukarısına çıkıp o dünyanın bütün sakinlerini (yani daire vs gibi şekilleri) yukarıdan görünceye kadar. "Dört boyutlu bir uzay nasıl olurdu?" diye düşünmenin belki en kolay yolu, hikâyedeki gibi iki ve üç boyutu karşılaştırıp, üçten dört boyuta geçiş hakkında mantık yürütmektir. Meselâ dört boyutlu bir uzayda yaşayan varlıklar olsaydı neler olurdu?

Öncelikle dört boyutlu âlemde yaşayan bir varlığın, bizim gibi üç boyutlu insanların arasında, bir anda kayboluvermesi onun için çok kolay olurdu. İki boyutlu uzayda, meselâ bir kâğıt sayfasında olan bir cismin birden olduğu yerde yükselerek kâğıdın dışına çıkmasını düşünün. Bu cisim bir milimetre oynamayla (yükseklik yönünde) gözden kaybolup, bir milimetre oynamayla geri gelebilir. Başka bir enteresan özellik de, dört boyutlu âlemde yaşayan bir varlık için, üç boyutlu cisimlerin içi ve dışının beraber görülebilmesi ve bunlara ulaşılabilmesidir. Yine iki boyut-üç boyut örneğimize dönersek; aynı kâğıt sayfasındaki iki şekil birbirinin içini, şekil kesilip açılmadıkça göremez ve birbirine ulaşamaz. Ama üçüncü boyutu kullanan bir varlık, iki boyutlu şekillerin içlerini de aynı anda görür ve onların içlerine doğrudan ulaşabilir. Bu noktada ilginç örnekler şunlar olabilir: bir kasayı açmadan içindekileri alabilmek veya bir hastanın başka hiçbir yerine dokunmadan uzanıp apandisitini kesip almak… Daha karmaşık bir şeklin iki boyutla kesişimini düşünürsek, çok daha farklı görünümlerin tek bir varlıktan kaynaklanmasını hayal edebiliriz.

Meselâ bir küpün iki boyutlu bir uzayda iz düşümü kare olabileceği gibi, duruşuna göre, üçgen de olabilir. Daha da ilginci, dört boyutlu tek bir varlık, üç boyutlu bir dünyada aynı anda birden fazla yerde farklı varlıklar olarak görülebilir. Meselâ bir cankurtaran simidini yarısına kadar dik olarak suya batırdığımızı düşünelim. Üç boyutlu olan bu cisim, su yüzeyinin iki boyuta sıkışmış dünyasından bakıldığında, iki ayrı yerde iki ayrı dairecik olarak görülür. Günümüzde fizik çevrelerinde tartışılan "süper sicim" teorisi, dört değil 10 (zamanla beraber 11) boyutlu bir kâinat kabul etmektedir. Teoriye göre bildiğimiz üç boyutun dışındaki boyutlar kendi içlerine kapandıkları için, algıladığımız mikro-âlemden makro-âleme kadar kendini göstermemektedir. Bu fazla boyutlar ancak atomun temel parçacıklarının da çok daha altındaki ölçeklerde var olmaktadır. Boyutların içine kapanıp görünmez oluşunu şöyle bir örnekle anlamak mümkün olabilir.

Bir torba kuru fasulyeyi düz bir yere sıkça dizerek bütün bir yüzeyi kapladığımızı düşünelim. Çok uzaktan bakan birisi için bu, iki boyutlu bir yapı, yani düz bir yüzeydir. Ancak yakından bakarsanız bu yapıyı oluşturan temel parçacıkların aslında üç boyutlu fasulye taneleri olduklarını görürsünüz. Ama üçüncü boyut, yani kalınlık, çok küçük olduğu ve parçacıkların içine hapsolduğu için makro dünyada fark edilmemektedir. Şimdi, önceki anlattıklarımızla bir paralellik oluşturmak için, şöyle bir örnek daha düşünelim: Fasulyelerden oluşan bu yüzeye bir resim yapalım. Her fasulyenin bir yüzü boyanmış olarak bu tablonun bir noktasını oluştursun. Sonra bu fasulyeleri birer birer ters çevirelim. Yaptığımız resim kaybolur.

Fasulyeleri çevirirsek resim tekrar ortaya çıkar. İşte bu misâl, atomaltı parçacıkların derinliklerine hapsolmuş fazla boyutların bazı olağanüstülüklere vesile olması düşünülebilir. Fizikçilerin üçten fazla boyutlu bir dünya tasvirleri, yukarıdaki "kendi içine kapanmış boyutlar" yaklaşımıyla sınırlı değildir. Alternatif bir düşünce de, içinde yaşadığımız kâinatın, daha yüksek boyutlu bir kâinatta üç boyutlu bir "zar" şeklinde olmasıdır. Bizim durumumuz "Düz Ülke" hikâyesindeki üç boyutlu bir uzayda iki boyutlu bir sayfaya hapsolmuş Kare Beyin durumuna benziyor. Bu bakış açısına göre bilinen dört temel kuvvetten üçü, yani zayıf ve kuvvetli nükleer tesirler ve elektromanyetik dalgalar (en önemlisi ışık) bu üç boyutun dışına çıkamıyor; böylece biz de bu üç boyutlu mekânımızın ötesini göremiyoruz (belki de bu kuvvetler bu boyutlara nüfuz ediyor, fakat biz fark edemiyoruz). Fakat yerçekimi kuvvetinin bu üç boyutun içinden geçerek ötesine sızdığı iddia ediliyor.  Alıştığımız üç boyutlu mekân ve zaman boyutunun dışına çıkabildiğimiz anda mümkün hâle gelen şeyleri sayıp bitirmemiz zor. Meselâ zaman ve mekânın düz değil içe veya dışa bükük olması ihtimali daha başka olağanüstülüklere kapı açabilir.

Meselâ, dünya yüzeyi iki boyutlu kabul edebileceğimiz bir yüzeydir. Bu küre yüzeyi aslında üç boyutlu bir uzayda, dışbükey iki boyutlu bir yüzeydir. Küre olmanın bir sonucu olarak, bir yönde dümdüz gittiğimizde yine dönüp aynı noktaya geliriz. Aynı şeyi üç boyutlu kâinat için de düşünmek mümkündür. Yani eğer kâinat dört boyutta bir "küre" yapısına sahip ise, uzayda dümdüz ilerlediğinizde bir süre sonra aynı yere gelmeniz gerekir. Yani bitişi olmayan, ama sonsuz da olmayan bir uzay. Başka bir sonuç da, kürenin bir noktasından diğerine, kürenin içinden kestirme bir yol olabildiği gibi, yaşadığımız kâinatta da böyle gizli geçitlerin olabileceğidir. Kara deliklerin bazı bilim kurgu-romanlarında böyle tünel görevi görmesi yaygın bir konudur. Yukarıda anlatılanlar, içinde yaşadığımız ve kafamızda kurguladığımız dünyanın, daha geniş mânâda da bütün bir fizikî âlemin çok sınırlı olduğunu göstermektedir. Üç boyutlu âlem çerçevesine hapsolmuş materyalist yaklaşımlar ruhanî ve melekûtî âlemlere, en azından (yukarıda verilen çarpıcı örnekler muvacehesinde görüldüğü gibi) bunları anlamaya açık ve aslında çok zengin fakültelerle donatılmış olan insan zihnini ve kalbini tatmin edememektedir. Dolayısıyla, hem farklı boyutlarda bulunan, zaman zaman bizim boyutlarımıza girip çıkan ruhanî varlıkları, hem de kalb ve ruhun hayat derecelerini akıl çerçevesinde izah etmek, çok boyutlu âlem yaklaşımını esas aldığımızda mümkün hâle gelmektedir.  

2.DÜNYA SAVAŞININ SIRLARI

1943 yılı 2.dünya savaşının en şiddetli yıllarıydı.Amerika Hitler'in elinden nerdeyse bütün bilginlerini kaçırmıştı. Hitler belki de en büyük hatasını yaptı elindeki bilginleri kaybederek.Tabi Yahudi oldukları için. Einstein, Freud, Philedelphia deneyinin beyni Jessup Morris... Hatta Einstein'e İsrail kurulduğunda ilk cumhurbaşkanlığı bile teklif edildi. Ama araştırmaları yüzünden reddetti. Bu onun ne kadar karizması olduğunu gösteriyor. Savaş yılları bilim adamlarına inanılmaz olanaklar sağladı. Tabi ölüm üretmeleri için. Hitler'in emrindekiler o kadar üstünlerdi ki, insan kopyalamadan gen mühendisliğine, kuantumdan V2 roketlerine ve düşünce okumaya kadar herşeyle uğraşıyorlardı. Zaten 2.dünya savaşında Almanlar'ın yaptığı tank, top denizaltı o kadar çoktu ki; bütün maden rezervleri dibe vurdu. Alman ekonomisi bu savaşın yarasını pek kolay saramadı.Verner Von Braun V2 denen roketleri geliştirerek İngiltere'ye havlu attırmıştı.

Hitler'in bilginleri Avrupa'nın ortasından Adaları V2'lerle dövüyordu. Hitler'in Yahudi düşmanlığı tüm bilginlerin kaçmasına neden oldu. Yahudileri fırınlayan Hitler inanılmaz bir katliamın mimarı oldu. Ama bilinmeyenler de var. Metrolara doldurulup suyla boğdurulan Hazar Türkleri ve öz Alman Halkı... Hitler bu katliamı bilerek, isteyerek yaptı.

Çünkü bugünün bilmine havlu attıracak bir şeyler biliyordu sanki. Büyük kitle kıyımlar çok büyük doğa felaketlerine neden olur diyordu. İklimleri altüst eder.Bu doğa ile onun beslediği canlılar arasındaki inanılmaz bir bağ. Hitler bu kıyımlarla istediği hava değişikliğini yarattı. Ama o çok sıcak beklerken korkunç bir soğuk oluştu. Moskova önlerindeki Alman ordusu soguğa yenildi.Komutanlar kışı bahane edip çekilmek istemişlerdi. Hitler söyle cevap verdi:"Soguk benim işim." Büyük kitle kıyımlarının iklimi değiştirip aşırı sıcağa neden olacağını hesaplayan Hitler görülmemiş soguğun mimari oldu.Ve Moskova önündeki Nazi ordusu askerleri tuvalet ihtiyaçlarını giderirken donarak öldüler. Bak bu yazdığım çok ilginç ama gerçekten çoğu asker bu şekilde ölmüş.

Bir de Japonlar'ın savaşa girmesi vardı. Japonya bu savaşta girdikten sonra taraf değiştirdi. Bu sırada aktarmadan geçemeyeceğim bir olay var:"Japonlar'ın Pearl Harbor'i bombalamasından yıllar önce bir Amerikan ordu mensubu bu teoriyi ortaya atmıştı. Ona göre Pearl Limanı Japonlar tarafindan bombalanabilirdi. Diplomatik ilişkilere zarar verdiği gerekçesi ile askeri mahkemeye verildi. Amerika çok sert tepki göstermişti bu askerine. Ama askerin söyledikleri yıllar sonra gerçekleşecekti." Japonlar'ın savaşa girmesinde Almanlar ve Ruslar'ın Hipnoz diplomasisi etkili oldu.

Daha ilginci Rus ve Almanlar savaşta parapsikolojik yetenekleri üst düzeyde insanları kullanıyordu. Bu adamlar hangi şehrin bombalanacağıni önceden haber veriyor, o şehirler derhal boşaltılarak can kaybı önleniyordu.Bu sırada gizli deneyler raydan çıkmıştı.Kozirev Rusya'da insan ışınlama ve glikoz yakma deneyleriyle bilinenin sınırını zorluyordu.Hitler kurdurdugu lab.'larda ise kusursuz Alman ırkı için genlerle oynanıyordu. Fransa'yı çok kısa sürede dümdüz eden Hitler, Avrupa'yı rekor sürede işgal etti. Çünkü Hitler o güne kadar hiç kullanılmamış bir savaş taktiği kullanıyordu: Top yekun saldırı ve savaş. Bütün birlikleri bütün kuvvetleri birlikte kullanması da ona hızlı işgaller sağlıyordu. Ve Rusya'ya yöneldi.Hitler Tibet'e gözünü dikmişti.Tibet'i istiyordu.Tibet'teki gizli bilimleri arıyordu. (Bunlar hala esrarını koruyor) Zaten gamalı hacı eski Tibet alfabesinden aldı. Bunlar için Bu özel güçleri olan adamlar öyle bir telepatik savaşa girdiler ki, aklını yitirmeyen bir Kozirev kaldı. Avrupa'nin işgal edildiğini Ruslar'ın havlu attığını gören Amerika mecburen savaşa girdi.Ve Hitler hayatının hatasını yaptı.Kurmayları hemen saldıralım demişlerdi. Ama Hitler onları dinlemeyip zaman kaybedince tüm savaşı kaybetti. O an Naziler top yekün saldırıya geçseydi bugün...

Gelelim Philedelphia'ya. Bu deney ABD donanmasının radara görünmez kruvazör istemesiyle başlamış.Donanma finansa etmiş; Jessup Morris yönetmiş. Ama Jessup K. Morris'e deney hakkında tüm detayları anlatan C.Allain M. Bu adamın da kim olduğu onca şeyi nerden bildiği spekülatif.Tüm büyük projelerde onun geriden güdümü var.Hangi proje tıkansa hangi bilgin takılsa o devreye giriyor.Ya mektuplarıyla ya da bizzat.Yaklaşık 1 asırdır sağ.Ya da bu isim el degiştiriyor. İnternette ilgili linklerde hakkında daha fazla bilgi var. Her taşın altından çıkıyor bu esrarengiz adam. Haziran'ın sonuna doğru Philedelphia Limanında: 2 tane çok güçlü jeneratör yerleştiriliyor Philedelphia deneyindeki gemiye. Projenin adı:Rainbow Project. Şalter açılarak çok güçlü ve monoblok(yekpare) bin manyetik alan yaratılıyor.Geminin etrafında yeşil bir sis oluşuyor.Gemi silüet oluyor. Sonra gözalan parlak bir ışıkla gemi gözden kayboluyor. Hayretle izleniyor deney.Mürettabat ise başına gelecekten habersiz seçilmis deney için. Deney bittiğinde gemi görünür oluyor ama tayfalar bir garip.Geminin metaliyle kaynaşmışlar (T 1000 gibi) Bir kısmı duvarların içinden geçiyor. Mideleri bulanıyor, başları dönüyor. Kimisi hepten delirmiş.Bazısı donup kalıyor, Birisi dokununcaya kadar heykel gibi kalıyor. Kimisinin vücudunun yarısı görünmüyor.

Yazın yapılan bu deneyden sonra Ekim'de final deneyi yapılıyor.Sonuç daha inanılmaz.Gemi teleportasyon ve bilokasyon yapıyor.Türkçesi ışınlanıyor ve aynı anda birden fazla yerde görünüyor. 6 dk. içinde dünyanın çesitli limanları görünüp kaybolan bir gemi rapor ediyorlar.Bu kez tayfaların durumu daha feci. Müretebat deneyden sonra kaderine terk ediliyor. Deneye ise son veriliyor. Deneyden kısa süre sonra dokümanlar ortadan kaldırılmaya başlıyor.

MIB görevde. Şu filmi çevrilen ünlü MIB. Carl Allien'den UFO motorlarını kapan Morris Uçan Dairelerin Esrarı adlı kitabını yazıyor :-)  Bu kitap onun sonu oluyor. MIB bir çok tehlikeli gördüğü bilim adamına yaptığı gibi Morris'i de temizliyor.Gizli bilim adamı cinayetlerinde, teknolojik sırların ardından hep MIB çıkıyor.Yüksek teknoloji insanlığın hizmetine sunulamaz. Nükleer teknoloji kişilere sunulacak oyuncak degildir.Time Machine öncüleri olan Ufo'lar dünyanın yazılı kaderini alt üst edebilir. Çünkü kurt delikleri buna izin veriyor. Aslında tek yapılan deney bu değildi. Ruslar da aynı dönemlerde bir denizaltı üzerinde benzer deneyler yapmıştı. Ama Eldridge kadar ününü yayamadı. Tesla'nın demir perdesi ardında kaldı.

 PHİLADELPHİA DENEYİNE ELEŞTİREL BİR BAKIŞ AÇISI: Öncelikle şunu belirtmeliyim, Philadelphia deneyi üzerine resmi hiç bir açıklama yapılmamış, herhangi bir belge veya benzer bir kanıt sunulmamıştır.Bu yüzden Philadelphia deneyi bünyesinde anlatılanlar Eric Von Daniken'in bilimsel sorularından bir gibi görülebilir.Ancak özel görelilik gibi kimi kuramlar göz önüne alındığında, anlatılanların teorik olarak gerçeğe yaklaştığı anlaşılacaktır.Deneyin konusu kısaca, manyetik alanları kullanarak  herhangi bir nesneyi görünmez hale getirmek olarak özetlenebilir.1943 yılında, büyük olasılıkla Ekim ayının son günlerine doğru, -adından da anlaşılacağı gibi-Philadelphia açıklarında yapılmış olduğu söylenir.Deneyde kullanılan gemi, Amerika Birleşik Devletleri Deniz Kuvvetleri' ne ait bir destroyer veya refakat muhribidir.Denildiğine göre deney sırasında gemi, mürettebatı ile birlikte 10 ile 15 dakika görünmez olmuştur.Ama bundan sonrası hep bilinmeyenlerle ve olasılıklarla dolu. İlk önce şu soru sorulmalı: Eğer deney başarılı olduysa, neden proje devam ettirilip, savaşta kullanılmadı? Deney yapıldığı sıralarda(1943), ABD birçok cephede savaşıyordu ve kesin zafer için daha çok yol vardı.

Buradan da anlaşılabileceği gibi, deneyin tam başarıya ulaşmadığı açık.Ancak sorunun ne olduğu hala belli değil.Bence en mantıklı görünen açıklama, deneyden sonra(tabii eğer bunu gerçekten başardılarsa) mürettebatta çeşitli fiziksel ve psikolojik sorunlar ortaya çıkma olasılığıdır. Geminin de etkilenmiş olma olasılığı vardır.Zaten projenin sonu da gelmiştir; çünkü 1942 'de fiilen başlayan Manhattan projesi(Birleşik Devletle Nükleer Silah Projesi), 1943' te deneysel olarak başlamış oldu ve 1943'den başlayarak araştırmaya ayrılan bütçenin çok önemli bir kısmı bu projeye aktarıldı.Bu benzeri programlarsa ortadan kalktı ya da çok küçük bir bütçeyle devam etmeleri istendi. Deneyi ana hatlarıyla anlattıktan sonra, gelelim deneyin olabilirliğini kanıtlamak için ortaya konan kurama. Bu kuram temelde şöyle açıklanabilir: Işık hızına yakın bir hızda, aynı biçimde hareket eden bir cisim ya da cisimleri, içine alabilecek yeterli yerçekimsel yoğunlukta bir radyasyon alanının kontrollü uygulanmasıyla madde tüm olarak enerjiye dönüşmekten alıkonulur ve böylece dışarıdan bakan gözleyenler için görünmez  hale gelir.

Kuramsal olarak ışık hızını geçen bir cisim, bu cismin dışındaki bir gözlemci tarafından görülemez. Ancak sorun; ışık hızı aşıldığında, zaman ve mekanda ileri doğru bir hareket mi yaşanacağı yoksa maddenin enerjiye mi dönüşeceğidir.Buna bugün ne yazık ki yanıt verecek durumda değiliz. Denyin ilk bölümü kuramsal olarak mantıklı gözüküyor.Görünmez durumda bir yerden bir yere gitme ise şöyle olasıdır: Deneyde  kullanılan manyetik alanların, elektromanyetik yoğunluğunu azaltmak için   frekans modülasyonu - yani FM- kullanılır(söylenenlere göre bu elektromanyetik yoğunluk mürettebat üzerinde, deneyden sonra ağır psikolojik rahatsızlıklar yaratıyordu.Bunu önlemek amacıyla yoğunluğu azaltmaya çalıştılar).Eğer deneyin yapıldığı tüm alan başka bir yerden çekilirse FM doğası gereği daima en güçlü kaynak tarfından   çekilirse bu gerçekleşebilir; ama bu maddenin ışık hızını geçtiği, yani önce maddenin enerjiye sonra da enerjinin tekrar maddeye dönüştüğü anlamına gelir.

Sonuç olarak bu deneyin gerçekten var olmadığına inanmak için bir çok nedenimiz var. Bizler bu deneyin yapıldığı söylenen tarihten yarım asır sonra, ışık hızına yaklaşamadık bile. Deneyin gerçekleştirmiş olduğu söylenenlerin de ışık hızına yaklaşmış, hatta  geçmiş olduğuna  değil inanmak, bunu düşünmek için bile yeterli nedenimiz yok. Ayrıca, evrensel bir sabit olan ışık hızını geçince(eğer geçilebilirse) neler olacağı hakkında söylenenler kuramlardan öteye geçemezler.

Bu ve benzeri nedenlerden ötürü; yapıldığı söylenen bu deneye, en iyimser tahminle bile, ancak, kanıtlanması için uzunca bir süre geçmesi gereken bir kuram olarak bakılabilir.

 

PHİLADELPHİA DENEYİ VE ZAMAN KIRILMASI:

Philadelphia Deneyi'nin temelinde yatan teori yani kuram "Birleşik alanlar teorisi" dir. Bu teori Albert Einstein'dır dir.Bu teori bu konuyla ilgili kişilerce "Elektronik kamuflaj" olarak tasarlandı.
Einstein, bu teorisi 1925-27 aras
ında Almanya'da bir bilim dergisinde yayınlandı.
Fakat Einstein,bu teoriyi daha denememi
ş ve daha tam anlamıyla geliştirmemişti.
O zamanlardaki amaç, çok güçlü elektromanyetik alan
lar yaratılarak gemilerin görünmez olmaları ve düşman kuvvetlerine karşı korunmasıydı.Hatta bu olayı havada oluşturarak üslerin görünmesinin engellenmesi de düşünülmüştü.
Bu deneyin çal
ışmaları 1930 yıllarda "Project Rainbow"ismiyle başlatıldı.
Ba
şlatıldıgı yer ise Chicago Üniversitesidir. 1 yıl sonrada bu çalışma Princeton
Üniversitesinde devam ettirildi.baz
ı bilim adamları bu projede zaman zaman yer aldılar.Bunlar Einstein, Dr. Johnvon Neumann ve Dr. Nikola Tesla'dır.
Dr. Alfred Bielek her 10 y
ılda bir Agustosun 12'sinde manyetik enerji alanının tekrar oluştuğunu öne sürüyordu.1943'ten sonra 1963 ve 1983'te aynı olay olmuştu. sebebi ise "Senkronizasyondu" Enerji alanları tekrar toplanıyor, dalgalanarak ortaya çıkıyordu, fakat bu alanlar karmaşıktı. Neumann, 1986'da ölen Bielek'in anılarından yazdıgına göre bu olayları dogrulamıştı.İfadesi teyp bantlarında vardı. Oluşturulan büyük enerji,doğru açıda sekronize edilirken birden kontrol dışına çıkmış ve "Yönsüz dalgalar'a" dönüşştü. Bunun sonucunda ortaya alışılmadık etkiler çıkmaya başlamıstı.Senkronize dalgalar zamanı eğiyor ve büküyordu.
Baska bir fikirde, Wisconsin Üniversitesi Matematik Profesörü olan Henry Levenson'dan gelmişti.Bu fikre göre zamanın merkezi bir alanın çevresinde yoğunlaştığını ve bir "Zaman Saati"oluşturarak,tüm varoluşun gerçekleştigi ve gerçekleşeceği şifrelerle çalıştığını söylüyordu;
Dedigine göre "
Şifrelerin içinde yaşayan herşey vardır, dünyadaki bütün maddesel varoluş dünya saat ve zamanına göredir;dünya, Güneş saatine göre,Güneşde galaktik saate göre ayarlıdır.Eğer zaman kilidi yüksek ve güçlü bir enerji alanı ile bozulursa,ortaya çeşitli zaman ve mekan dengesizlikleri çıkar.Taki zaman yeniden kendini tamir edip yeniden dengesini bulanadek" 


  Hiçbir yazı/ resim  izinsiz olarak kullanılamaz!!  Telif hakları uyarınca bu bir suçtur..! Tüm hakları Çetin BAL' a aittir. Kaynak gösterilmek şartıyla  siteden alıntı yapılabilir.

The Time Machine Project © 2005 Cetin BAL - GSM:+90  05366063183 -Turkiye/Denizli 

 

 

Sayfalar: 1. 2.  3. 4. 5. 6. 7. 8. 9. 10. <<İNDEX  ANASAYFA